Sakallı Ejder de Sever mi?

Sürüngenler dünyası genellikle soğuk, mesafeli ve sadece içgüdülerle hareket eden canlıların yeri olarak görülür. Bir kedi veya köpeğin gözlerinde sadakati, sevgiyi ya da hüznü okumak kolaydır; peki ya pullarla kaplı, sabit bakışlı bir canlıda?

Evcil hayvan dünyasının en popüler sürüngenlerinden biri olan Sakallı Ejderler (Bearded Dragon), dışarıdan bakıldığında antik çağlardan kalma küçük birer canavarı andırır. Ancak onları yakından tanıyanların ve bilim insanlarının kalbini burkan, bir o kadar da ısıtan bir soru vardır: Bu soğukkanlı canlılar, sıcakkanlı bir insanla gerçekten bağ kurabilir mi? Hadi bu sessiz canlıların pullarının altında saklanan o gizemli ve hüzünlü dünyayı aralayalım.

Bilimsel olarak yaklaştığımızda, sakallı ejderlerin beyni memeliler kadar karmaşık duygusal ağlara sahip değildir. Sevgi, sadakat veya özlem gibi soyut kavramları bizim hissettiğimiz şekilde deneyimleyemezler. Bilim, onların bir insana bakıp “Bu benim en yakın dostum” demediğini, daha çok “güven, konfor ve besin kaynağı” eşleşmesi yaptığını söyler. Ancak bu soğuk bilimsel açıklama, onların insanlarla geliştirdiği o muazzam sessiz dili açıklamaya yetmez. Çünkü bir sakallı ejder için “güven”, hayatta kalma içgüdüsünün en yüksek noktasıdır.

Hem realist hem de hayalperest bir kombin yaparsak, bu canlılarla aramızdaki iletişimi şöyle adlandırabiliriz: Teslimiyet, bir nevi güvenin hüzünlü şekli. Doğada sakallı ejderler sürekli tetikte olmak zorundadır. Kuşlar, yılanlar ve diğer avcılar yüzünden gökyüzüne her baktıklarında hayatta kalma mücadelesi verirler. İşte hüzünlü ve samimi olan kısım tam burada başlar: Evinizdeki bir sakallı ejder, siz odadan içeri girdiğinizde kaçmıyorsa, tam aksine, gözlerini kapatıp omzunuza yatıyorsa, sıcaklığınızı hissetmek için boynunuza sığınıyorsa, siz ona yaklaştığınızda o meşhur “sakalını” karartıp savunmaya geçmek yerine sakin kalıyorsa, bu, onun dilinde “Sana tamamen teslim oluyorum, senin yanında güvendeyim” demektir. Vahşi doğanın o acımasız güvensizliğinden kaçıp, hayatını bir insanın ellerine bırakması, bir canlının kurabileceği en saf bağlardan biridir.

Bilimsel araştırmalar, sakallı ejderlerin insan yüzlerini, seslerini ve kokularını ayırt edebildiğini gösteriyor. Yabancı bir insan onları eline aldığında stres belirtileri gösterirken, kendi sahiplerinin elinde tamamen gevşeyebiliyorlar. Hatta uzun süre sahiplerinden ayrı kaldıklarında, terraryumun camına vurarak veya iştahsızlık yaşayarak bir tür “yokluk tepkisi” verdikleri gözlemlenmiştir. Memeliler gibi kuyruk sallayamazlar, ses çıkaramazlar; onların hüznü de, neşesi de tamamen sessizdir. Camın arkasından size doğru attıkları o uzun, hareketsiz bakış, aslında onların dünyasındaki en büyük iletişim çabasıdır. Bunu yıllarca bir Sakallı Ejder ile evini paylaşmış biri olarak söylediğim kadar, bu konuda çokça bilimsel makale okumuş biri olarak da söyleyebiliyorum.

Gelgelelim, bir sakallı ejderle bağ kurmak ne kadar güzelse, onların bir terraryuma mahkum olduğunu bilmek de o kadar hüzünlüdür. Avustralya’nın uçsuz bucaksız, sıcak çöllerinden kopup gelen bu genetik miras, odamızın bir köşesinde cam bir fanusun içinde yaşar. Onların bizimle kurduğu bağ, belki de bu yapay yalnızlığın içinde bulabildikleri tek tutunacak daldır.

Sakallı ejderler bize sarılamaz, bizi özlediklerini haykıramazlar. Ama soğukkanlı bir canlının, kendi doğasındaki tüm o vahşi savunma mekanizmalarını kapatıp, sizin avucunuzun içinde uykuya dalması… İşte bu, doğanın en sessiz, en hüzünlü ama en samimi dostluk hikayelerinden biridir. Bağ kurmak için her zaman aynı dili konuşmaya veya aynı sıcaklıkta kana sahip olmaya gerek yoktur. Bazen sadece güvende hissetmek ve hissettirmek yeterlidir.

Hayvanlarda Pasif Agresyon ve Cinnet

Hayvanlar dünyasını hep iki uçta görmeye alışkınızdır: Ya hayatta kalmak için kusursuz işleyen bir vahşi doğa mekanizması ya da evlerimizde bizimle yaşayan neşeli dostlar. Ancak doğanın öyle karanlık, öyle kırılgan bir sınırı vardır ki, orada canlılar tıpkı ağır bir akıl tutulması yaşayan insanlar gibi kendi sınırlarını aşarlar. Bilimde buna tam olarak “cinnet” denmese de; ağır travma, kronik stres, esaret ve beyni ele geçiren parazitlerin yarattığı “akut psikoz ve kontrol kaybı” durumları derinden sarsıcı hikayeler barındırır. Doğanın zihninin karanlık labirentlerine ve hayvanların yaşadığı o hüzünlü ve bazen de ürkütücü kontrol kayıplarına birlikte bakalım.

Esaretin Sinsice Büyüttüğü Sessiz Öfke: Hayvanlarda cinnet benzeri patlamaların en trajik örnekleri, ne yazık ki insan eliyle yaratılan esaret ortamlarında görülür. Bunun en hüzünlü ve meşhur örneği, katil balina (orka) Tilikum’dur. Doğal ortamlarında insanlara karşı hiçbir ölümcül saldırısı belgelenmemiş olan orkalar, daracık havuzlara hapsedildiklerinde derin bir zihinsel çöküş yaşarlar. Tilikum, iki yaşındayken okyanustan koparıldı, yıllarca karanlık ve dar tanklarda, diğer balinaların zorbalığına uğrayarak ve açlıkla terbiye edilerek yaşatıldı.

Yıllar süren bu psikolojik işkence, Tilikum’da akut bir cinnet döngüsü yarattı. Hayatı boyunca üç insanın ölümüne sebep oldu. Uzmanlar, Tilikum’un bu saldırıları avlanmak için değil, yaşadığı ağır psikoz ve öfke patlamaları (cinnet) nedeniyle gerçekleştirdiğini belirtiyor. O devasa gövdenin arkasında, akıl sağlığını yitirmiş hüzünlü bir çocuk saklıydı.

Erkek Fillerin Hormonal Kabusu: Bazen cinnet, insan eliyle değil, doğanın kendi kimyasal oyunlarıyla gelir. Erkek filler, her yıl “musth” adı verilen bir döneme girerler. Bu dönemde erkek filin vücudundaki testosteron seviyesi normalin tam altmış katına çıkar. Bu inanılmaz hormon patlaması, fil için adeta işkence dolu bir cinnet nöbetine dönüşür. Fillerin şakaklarındaki bezler şişer ve gözlerine baskı yaparak onlara korkunç bir baş ağrısı verir.

Bu acı ve hormonal baskı altındaki fil, kendi sürüsüne, ağaçlara, gergedanlara ve hatta kendi yavrularına bile gözü dönmüşçesine saldırabilir. O sakin, bilge dev gider; yerine acıdan çıldırmış, ne yaptığını bilmeyen bir canlı gelir. Özetle hayvanlar aleminin o sakin devi yerini gözü dönmüş bir amok koşucusuna bırakır. İşin en hüzünlü yanı, nöbet bittiğinde filin bitkin, yaralı ve çevresine verdiği zararla baş başa kalmasıdır.

Hayvanlar dünyasındaki cinnet nöbetleri bize önemli bir gerçeği fısıldar. Canlı zihni, ne kadar vahşi ya da dayanıklı olursa olsun, kaldırabileceği bir stres ve acı sınırına sahiptir. İster bir virüs, ister kimyasal bir oyun, isterse insanın bencilce yarattığı esaret duvarları olsun; o sınır aşıldığında doğanın çocukları da tıpkı bizler gibi delirebilir, etrafına ve kendisine zarar verebilir. Onların bu çaresiz çığlıklarını duyup, doğaya olan saygımızı ve esaret altındaki canlılara karşı sorumluluğumuzu bir kez daha gözden geçirsek iyi olur. Ne derler bilirsiniz: Durgun atın çiftesi pek olur.

Hafızanın Ağırlığı: Fillerde Yas

Filler, dünyadaki en güçlü duygusal bağlara ve en gelişmiş hafızaya sahip canlılardan biridir. Onların dünyasında ölüm, sadece biyolojik bir sürecin sona ermesi değil; tüm sürüyü derinden sarsan, sessiz ve ritüel dolu bir veda vaktidir. Bilim insanları, fillerin ölüm karşısındaki davranışlarını incelediklerinde, insan dışındaki canlılarda eşine az rastlanır bir yas kültürünün izlerini buldular. Savananın bu dev ve hassas kalpli canlılarının o dokunaklı ritüelleri hakkında yazmak için araştırmak, son zamanlarda en duygulandığım şeylerden biri oldu. Hadi biraz duygulanalım.

Bir fil hastalandığında veya yaşlandığında, sürünün geri kalanı onu asla yalnız bırakmaz. Başı başında toplanır, hortumlarıyla ona hafifçe dokunarak teselli etmeye çalışırlar. Eğer fil hayatını kaybederse, sürü hemen oradan ayrılmaz. Günlerce cesedin başında beklerler. Normalde kendi aralarında sürekli ses çıkaran filler, bir ölümün ardından tamamen sessizliğe bürünürler. Yavrusunu kaybeden bir anne filin, günlerce hiç uyumadan, yemeden ve içmeden yavrusunun cansız bedenini hortumuyla kaldırmaya çalıştığı sıkça belgelenmiştir. Eminim bununla ilgili fonda duygusal bir müzik eşliğinde bir video’ya Twitter ya da Instagram’da daha önce denk gelmişsinizdir. Bu haliyle bile dokunaklı, ama otuz saniyelik bir video’ya sığmayan kısımlar daha da acıklı.

Fillerin yas ritüelini en eşsiz kılan şey, sadece taze ölümlere değil, yıllar önce ölmüş yakınlarına da yas tutmalarıdır. Bir fil sürüsü, arazide yürürken başka bir file ait kemik kalıntılarına rastladığında hemen durur. Bu davranış, bilim dünyasını büyüleyen bir ritüele dönüşür: Filler kemiklerin etrafında sessizce bir çember oluşturur. Hortumlarını ve ayak tabanlarını kullanarak kemikleri büyük bir hassasiyetle incelerler. Özellikle kafatası ve fildişlerine dokunurlar. Bilim insanları, fillerin ayak tabanlarındaki hassas sinirler sayesinde sismik titreşimleri algılayabildiğini ve hortumlarındaki koku duyusuyla o kemiklerin kendi ailelerinden birine ait olup olmadığını anladıklarını düşünüyor. Savananın ortasında, içerisindeki tüm ölü bedenleri bir zamanlar tanıdığın bir mezarlıkta gezmek gibi, böyle bir yeteneğe sahip olmak ne kadar büyük bir lanettir: Bu kadar güçlü bir hafıza ile ölüm farkındalığıyla yaşamak.

Fillerde beynin duygusal kararlar ve hafıza ile ilgili bölgesi olan hipokampus, vücut ölçülerine oranla inanılmaz derecede büyüktür. Yani o meşhur “fil hafızası” tamamen bilimsel bir gerçektir. Bir fil, yıllar önce kendisine yapılan bir iyiliği veya kötülüğü unutmadığı gibi, kaybettiği aile bireyinin yokluğunu da ömür boyu kalbinde taşır.

Hayvanlar İntihar Eder mi?

İntihar insanlara has bir olgu mudur? İntihar özgür irade ile ilgili midir? Hayvanların özgür iradesi var mıdır? En önemlisi de hayvanlar da intihar eder mi? Bu soru, biyologların ve psikologların yüzyıllardır üzerinde düşündüğü, cevabı hem kalbimizi burkan hem de bizi derin düşüncelere sevk eden bir konu. Karaya vuran balinalar, kendilerini uçurumdan atan kemirgenler ya da eşi öldükten sonra yemeden içmeden kesilen kuşlar…

Dışarıdan bakıldığında bu durumlar bize çok tanıdık, insanı bir kederi hatırlatıyor. Peki bilim bu konuda ne diyor? Hayvanlar gerçekten bilerek ve isteyerek hayatlarına son verirler mi? Bu hüzünlü sorunun arkasındaki bilimsel gerçeklere ve doğanın sessiz dramlarına yakından bakalım, ama bunu kesin yargıya varmadan, bize hayvanların intihar ettiklerini düşündüren kavramları irdeleyerek yapalım.

1. Antropomorfizm: Kendi Acımızı Onlara Yansıtmak: Öncelikle bilimin koyduğu ilk sınırı anlamamız gerekiyor: Antropomorfizm. Yani insani duyguları ve davranış modellerini hayvanlara yükleme eğilimi. Gorillerin hep sinirli gözükmesi Quokkaları hep mutlu zannetmemiz, ya da sürüngenleri hep soğuk ve duygusuz bulmamız… Bunlar aklıma ilk gelen antropomorfizm örnekleri. Bazen öyle olmasa da, kederli, sinirli, üzgün, mutlu, ümitsiz, yaşama sevinci dolu olduğunu sandığımız hayvanlar, intihar edebilir mi?

İnsan için intihar; geçmişin pişmanlığı, geleceğin umutsuzluğu ve “ölüm” kavramının soyut bir şekilde algılanmasını gerektirir. Hayvanların acı, yas, depresyon ve stres hissettiği kesin bir gerçektir; ancak onların bizimki gibi soyut bir “Gelecekte yok olmalıyım” bilincine sahip olup olmadıklarını tam olarak bilemiyoruz. Yine de doğada gördüğümüz bazı sahneler var ki, arkasındaki neden ne olursa olsun içimizi sızlatmaya yetiyor.

2. Alturizm: Doğada intihar gibi görünen birçok davranış, aslında topluluğun veya soyun devamı için yapılan trajik birer fedakarlıktır. Bilimde buna “ototizis” (kendi kendini feda etme) denir. Buna yeşilçam sinemasında sıkça denk geliriz, merminin önüne atlamalar, “Kara Murat benim”ler, kardeşi babadan dayak yemesin diye suçu üstlenen abiler… Biz insanlık olarak buna alışığız ama bu eğilim hayvanlarda da var: Colobopsis saundersi türü karıncalar, yuvaları saldırıya uğradığında karın kaslarını kasarak kendilerini patlatırlar. Salgıladıkları zehirli sıvı düşmanı durdurur ama karınca orada can verir, bir nevi defansif canlı bomba gibi yani. Bir diğer “Bir canım var o da size feda olsunç” vakası daha çok tanıdık bir yerden geliyor; bal arıları. Kovandan uzaklaştıramayacakları bir tehdidi soktuklarında iğneleriyle birlikte iç organlarının bir kısmını da bırakırlar (ki bunu zaten acı tecrübelerden biliyorsunuz) Onlar için bu bir pes ediş değil, geride kalanlar yaşasın diye yazılmış hüzünlü bir genetik programdır.

Ama alturizme tam olarak intihar demek yanlış olur, daha ziyade kalanlar için kendini feda etmek diyebiliriz, en az intihar kadar insanlara özgü olduğunu sandığımız bu olgu hayvan dünyasında da var evet, ama asıl sorumuz neydi: Hayvanlar intihar eder mi? Şimdi asıl soruya biraz daha yaklaşalım.

Hayvanlar dünyasında bizi en çok sarsan şey, sosyal bağların kopmasıyla gelen o büyük çöküştür. İşte burası, bilimin en çok zorlandığı ve en insani hissettiğimiz yerdir. Kuğular, albatroslar veya bazı primat türleri eşlerini ya da yavrularını kaybettiklerinde derin bir depresyona girerler. Eşi ölen bir kuğunun, yemeyi içmeyi reddettiğini, uçmayı bıraktığını ve kelimenin tam anlamıyla “kederden eridiğini” gözlemleyen birçok bilim insanı var. Evet araştırdım, halk arasında büyüttüğümüz, kulaktan dolma bir bilgi değil, bilimsel bir gerçek bu. Bunun yanında yavrusu ölen bir yunus annenin, günlerce onun cansız bedenini suyun üzerinde taşımaya çalışması ve ardından sürüden ayrılarak derin sulara gömülmesi sıkça belgelenmiştir. Buna teknik olarak “klinik depresyonun getirdiği iştahsızlık ve bağışıklık çöküşü” diyebiliriz. Ama kalbimiz bize orada başka bir şey olduğunu söyler: Onlar da bizler gibi yas tutar ve bazen bu yük onlara çok ağır gelir diye düşünürüz, gerçekten de öyle mi hiçbir zaman bilemeyeceğiz gibi duruyor.

Doğadaki canlılar, yaşam enerjisiyle (biyofili) doludur ve hayatta kalmak için son nefeslerine kadar mücadele ederler. Karaya vuran balinaların çoğunun arkasında askeri sonarlar yüzünden bozulan iç kulak navigasyonları, okyanus kirliliği ya da lider balinanın hastalanıp kıyıya sürüklenmesiyle onu takip eden sadık sürüsü yatar. Hayvanlar bizim anladığımız anlamda planlı bir intihar gerçekleştirmezler belki; ama stres, yalnızlık, yabancılaşma ve derin bir keder karşısında tıpkı bizim gibi hayata tutunma güçlerini kaybedebilirler. Belki de bu, onlarla paylaştığımız en can yakıcı ortak noktadır. İnsanlarda intihar, ne kadar tercih, ne kadar zorunluluk meselesidir bilinmez ama, hayvanlar intihar etmez, fark etmeden ölüme sürüklenirler.

Ağaçların da Cinsiyeti Var mı?

Bu soru, botanik dünyasının en büyüleyici ve “kafa karıştırıcı” konularından biridir. Kısa cevap: Evet, ağaçların cinsiyeti vardır; ama onların aşk hayatı bizimkinden çok daha karmaşık ve esnektir! İnsanlar gibi sadece “dişi” ve “erkek” olarak ikiye ayrılmazlar. Ağaçlar dünyasında cinsiyet, tamamen üreme organlarının (çiçeklerin ve kozalakların) ağaç üzerinde nasıl dağıldığıyla ilgilidir. Özetlersek, ağaçlarda cinsiyet çeşitliliği üç ayrı sınıfta toparlanıyor.

1. Hem Erkek Hem Dişi: “Hermafrodit” Ağaçlar: Ağaç dünyasının en popüler grubudur. Bu ağaçların tek bir çiçeğinin içinde hem erkek üreme organı (polen üreten) hem de dişi üreme organı (yumurtalık) bulunur. Yani tek bir çiçek kendi kendine yetebilir. Bildiğimiz bazı örnekler: Elma, kiraz, şeftali, manolya ve narenciye ağaçları. Yani anlayacağınız; Baharda açan o mis kokulu elma çiçeklerinin her biri, aslında hem bir “anne” hem de bir “baba” adayıdır.

2. Tek Evli Ama Ayrı Odalı: “Monokot” (Evcikli) Ağaçlar: Bu ağaçların üzerinde hem dişi hem de erkek çiçekler bulunur, ancak bunlar farklı çiçeklerdir. Yani aynı ağacın üst dallarında sadece polen üreten erkek çiçekler/kozalaklar, alt dallarında ise meyveye dönüşecek dişi çiçekler/kozalaklar yer alabilir. Aynı evde yaşayan ama odaları ayrı olan bir çift gibi düşünebiliriz. Böyle düşününce, bir ağaç, bir bireyden çok, kadın erkek karışık, kalabalık bir insan grubunun sürekli birbirleriyle çiftleştiği, tek vücut halindeki dev bir orgy partisine benziyor. Çam, meşe, ceviz, fındık ve huş ağaçları, kalabalık orgy partilerinin dala yaprağa bürünmüş halleri diyebiliriz.

Polen alerjisi olanlara hiçbir faydası olmayan bir ek bilgi vermem gerekirse; Çam ağaçlarında rüzgar estikçe havaya saçılan o sarı tozlar, erkek kozalakların dişi kozalakları döllemek için gönderdiği polen ordularıdır.

3. Kelimenin Tam Anlamıyla Dişi ve Erkek: “Diyodik” (İki Evcikli) Ağaçlar. Bu türlerde bir ağaç ya tamamen erkektir ya da tamamen dişidir. Erkek ağaç sadece polen üretir, asla meyve vermez. Dişi ağaç ise polen aldığında meyve ya da tohum üretir. İncir, hurma, antep fıstığı, kavak, söğüt ve meşhur Ginkgo Biloba (Mabet Ağacı) ismen en tanıdık örnekleridir.

Bir de cinsiyet değiştiren ağaçlar var, kendi kendine üreyebilen ağaçlardan sonra en enteresan sınıf. Bu ağaçlar biyolojik olarak bir cinsiyete sıkışıp kalmak zorunda değiller. Bazı ağaç türleri çevre şartları kötüleştiğinde, kuraklık olduğunda ya da fiziksel bir zarar gördüğünde cinsiyetini erkekten dişiye ya da dişiden erkeğe değiştirebilir. Çünkü meyve ve tohum üretmek çok büyük bir enerji gerektirir. Ağaç o yıl halsizse, “Bu yıl erkek olayım, sadece polen üretip dinleneyim” diyebilir. Yazlığımızın bahçesindeki kayısı da aynı sınıfa girer mi bilmiyorum, ama bazı ağaçlar dinlenmek için cinsiyet değiştirip, iki senede bir meyve veriyorlar.

Balkon Lambalarının Mazlum Kurbanları: Kelebekler

Gece lambasının ya da sokak lambasının etrafında çılgınca dönen kelebekleri (özellikle de gece kelebeklerini, yani güveleri) görmek hepimizin aşina olduğu bir manzara. Bu durum dışarıdan bakıldığında ışığa duyulan büyük bir aşk gibi görünse de, aslında ortada trajik bir navigasyon kazası var. Kelebeklerin ışığa neden bu kadar çekildiğini anlamak için milyonlarca yıl öncesine gitmemiz ve biyolojilerine bakmamız gerekiyor.

Gece kelebekleri, yönlerini bulmak için “enine yönelim” (transverse orientation) adı verilen bir yöntem kullanırlar. Milyonlarca yıl boyunca geceleri gökyüzündeki en parlak ışık kaynakları Ay ve yıldızlardı. Kelebekler, bu uzak ışık kaynaklarını belirli bir açıda (örneğin hep sol üstte tutarak) düz bir çizgide uçmayı başardılar.

Ay o kadar uzaktadır ki, kelebek ne kadar uçarsa uçsun Ay’ın ona göre açısı değişmez. Bu da harika bir pusula işlevi görür, yani insanlığın yapay ışıklandırmayı keşfetmesine kadar öyleydi. İşte sorun tam olarak burada başlıyor. İnsanlar sokak lambalarını, bahçe aydınlatmalarını ve ampulleri icat ettiğinde kelebeklerin evrimsel pusulası altüst oldu.

Kelebek, evinize yakın bir sokak lambasını “Ay” zannediyor ve onunla arasındaki açıyı sabit tutmaya çalışıyor. Ancak yapay ışık kaynağı çok yakın olduğu için, kelebek ileri doğru hareket ettikçe ışığın açısı hızla değişiyor. Kelebek de açıyı korumak için sürekli yönünü düzeltmek zorunda kalıyor. Sonuç? Işığın etrafında dönen o kaçınılmaz sarmal (spiral) uçuş rotası. Kelebek aslında ışığa çarpmaya çalışmıyor; sadece düz bir çizgide uçtuğunu sanıyor!

Maalesef bir de “Açık Büfe” Etkisi Var: Gececil yırtıcılar (özellikle örümcekler ve yarasalar), kelebeklerin yapay ışıklar etrafında sersemlediğini çoktan çözmüş durumda. Geceleri yazlığınızın balkonunun duvarında o küçük pembe kertenkeleleri (Hemidactylus Frenatus) bu kadar sıkca görmenizin sebebi de ışıkla sarhoş olmuş kelebekler. Sokak lambalarının çevresi, gece balkonda açık bıraktığınız tavan aydınlatması, bu avcılar için adeta bir açık büfe restoranına dönüşüyor.