
“Çok konuşan insanlardan, gürültülü prodüksiyonlardan ve bitmek bilmeyen diyaloglardan yoruldunuz mu? O zaman sizi, tek bir kelime bile edilmeden insanın ruhunu darmadağın eden o ıssız adaya davet ediyorum.”
Filmin konusu ilk bakışta oldukça tanıdık: Bir adam hırçın dalgaların arasında hayatta kalır ve kendini ıssız bir adada bulur. Tam “Tamam, bir Cast Away vakası daha, şimdi bambulardan sal yapıp Wilson diye bağıracak” diye düşünürken, karşısına hikayenin asıl gizemi olan o devasa, kırmızı kaplumbağa çıkıyor. İşte o andan itibaren film, alışık olduğumuz hayatta kalma mücadelelerinin çok ötesinde, sinema tarihinin en estetik ve gizemli metaforlarından birine evriliyor.
Diyaloğa Ne Gerek Var? Yönetmen Michael Dudok de Wit, filme tek bir kelime dahi koymayarak aslında bize muazzam bir özgürlük alanı bırakıyor. Günümüz sinemasında gözümüze sokulan spot ışıklarından ve sürekli ne hissetmemiz gerektiğini söyleyen repliklerden sonra, bu sessizlik adeta bir meditasyon gibi. Film, adını koyamadığımız ama içten içe hissettiğimiz o varoluşsal yalnızlığı, kömür kalemle çizilmiş yalın ama büyüleyici arka planlarla yüzümüze vuruyor. Studio Ghibli’nin o bildiğimiz doğa mistisizmi de işin içine girince, film sadece izlenen bir şey olmaktan çıkıp hissedilen bir deneyime dönüşüyor.
Gelelim o entelektüel soslu metafor kısmına… Filmdeki kırmızı kaplumbağa, adamın adadan (yani aslında kendi kaderinden ve doğanın döngüsünden) kaçma çabalarıyla karşılaştığında, aralarında sessiz bir güç savaşı başlıyor. Carl Jung yaşasaydı muhtemelen bu filmi izlerken sevinç gözyaşları dökerdi. Çünkü bu gizemli canlı, insanın doğayla (ve en önemlisi kendi iç dünyasıyla) inatlaşmayı bırakıp, hayatın o büyük, kontrol edilemez ritmine nasıl teslim olması gerektiğini fısıldıyor. Hikaye ilerledikçe karşımıza çıkan o dönüşüm ve kabulleniş süreci, tek bir kelime olmadan ancak bu kadar şiirsel anlatılabilirdi.
Doğayla savaşan insanoğlunun, eninde sonunda o doğanın şefkatli ve gizemli kollarına teslim olmak zorunda kalışının büyüleyici bir özeti bu.
La Tortue rouge, hırslarımızı, modern dünyanın bitmek bilmeyen koşturmacasını ve “bir yerlere yetişme” çabamızı elimizden alıp bizi bir kumsalın ortasında öylece bırakıyor. Esprili olmak gerekirse; film bittiğinde telefonunuza bakıp “Ben neden her gün bu koşturmacanın içindeyim?” diye varoluşsal bir hafiflik hissetmeniz olası. Ama bu kriz, ruhu temizleyen türden.
Gözlerinizi kapatıp rüzgarın ve dalgaların sesini dinlemek, sinemada saf minimalist estetiğin zirvesini görmek istiyorsanız, hikayenin sürprizlerini kendi gözlerinizle keşfetmek için bu kırmızı dosta mutlaka bir şans verin.
Not: Filmdeki o küçük yengeçler sinema tarihinin en sempatik, en “arkada kendi halinde takılan” yan karakterleri olabilir. Onları dikkatli izleyin!
Puan: 9,2







