Gizli Yüz

Hayatımda yer etmiş filmlerin ortak bir noktası var, unutamadığım filmlerin hepsinin izlemeye karar verme aşamasını en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Öyle alelade açıp da beğendiğim filmler de vardır elbet ama sevdiğim ve içselleştirdiğim filmlerin tamamına yakınını benim için özel kılan en önemli şeylerden biri de o filmle ilk karşılaşma anı. Diğer film yazılarımdan da farklı olmayacak bu yazım: Yani filmi eleştirel bakış açısıyla değerlendirmek yerine filmin bendeki etkisini yazmaya çalışacağım.

Bu filmle ilk karşılaştığımda Ömer Kavur’u sadece ismen biliyordum, o zamana kadar da hiçbir filmini izlememiştim. Sırf bu yüzden bile, yani beni Ömer Kavur’la tanıştıran film olması sebebiyle benim için yeterince önemli bir film bu. Gizli Yüzle ilk kez, Kadıköy’ün kapanan efsanesi Alkım Kitapevi’nde 2012 yılında gezerken bir fanzin kapağında karşılaşmıştım. İlk başta afişi ile dikkatimi çekmişti, gençlik döneminde C Blok, Muhallebicinin Oğlu gibi harika filmlerde oynamış Fikret Kuşkan hayranlığım, Zuhal Olcay’ın gençlik döneminde bir shoegaze albüm kapağından fırlamış imajı gibi tamamen Ömer Kavur’dan bağımsız sebepler film beni çekmişti. Zaten Zuhal Olcay’ı oldum olası Slowdive vokalisti Rachel Goswell’e benzetmişimdir, tip olarak olmasa da hava olarak bence çok benzeşiyorlar. Neyse konumuz bu değil. Ne diyordum? Ömer Kavur, Zuhal Olcay, Fikret Kuşkan, çekmeyi sevdiğim double-exposure tarzında çekilmiş puslu bir fotoğrafla hazırlanan film afişi… tüm bunlar yetmez gibi, filmin ismi de tanıdık gelmişti.

Hemen olay yerinde telefondan yaptığım kısa bir araştırmayla bu ismi nereden hatırladığımı hatırladım: Orhan Pamuk. Evet, filmi izlemek için bunca sebep yetmezmiş gibi; filmin, adını Orhan Pamuk’un o dönem okuduğum sınırlı eserlerinden Gizli Yüz isimli öyküden aldığını öğrenmemle “Tamam!” dedim. Akşam eve gidip izliyorum. Kendime verdiğim sözümü tuttum. İzlemeden önce filmi zaten çok seveceğimi biliyordum, ama yukarıda saydığım tüm bu isimlere duyduğum hayranlıktan çok daha büyük bir hayranlığa vesile olacağını tahmin etmemiştim: Ömer Kavur hayranlığı.

Filmin müzikleri, diyalogları, konusu, oyunculukları her şeyi harikaydı. Ama en çok da atmosferi etkiledi beni. Film bittiğinde, “Yerli yapım David Lynch filmi olsa da izlesek” hasretim bitmişti. Zira o dönem David Amca’yı bir başka seviyordum. Şimdi o sevgi nispeten gitti, ama Ömer Kavur sevgisi baki kaldı, sonraları izlediğim, sırasıyla Anayurt Oteli, Akrebin Yolculuğu, Gece Yolculuğu, Karşılaşma gibi, yönetmenin son dönem filmleri de bu sevginin kalıcılığını perçinledi. Şu an bu filmlerden herhangi birini izlediğimde hep aynı keyfi alıyorum. Bu filmlerden herhangi birini hep aynı kafadayken, hep aynı ihtiyacı gidermesi düşüncesiyle izliyorum. Hiçbirinden de sıkılmıyorum.

Gelelim yazmaktan en az keyif aldığım, aslen beni en az ilgilendiren, ama sırf okuyanların en çok ilgileneceğini düşündüğüm kısım olduğu için zoraki uzun tutmaya çalıştığım bölüme; yani filmin konusuna. Spoiler vermeden, ya da hoşuma giden detayları sahne sahne anlatmadan bu kısmı açıklayıcı bir şekilde yazmak çok sıkıcı olduğu için, filmin bende yarattığı hissiyatla ilgili bölüme sinema yazılarımda hep de bu yüzden daha çok yer ayırıyorum. Bakın hala konuya gelemedim mesela. Filmin konusu şu; film, meslekte yeni ama istekli genç bir portre fotoğrafçısının, tuhaf bir iş aldığı kadına duyduğu aşkı ve fotoğraflarda bu kadını tekrar bulma ümidiyle ölü yaprak gibi oradan oraya savrulmasını anlatıyor. Ancak işin güzel yanı, film bunu tamamen mistik, biraz şizofrenik bir dille yapıyor. Zaman-mekan algısının kaybolduğu, hangi karakterin ne sebeple dahil olduğunu anlayamadığımız, sık sık “Ne yaşandı az önce” diye iç geçirdiğimiz bolca sahne var. Bu sahneler Twin Peaks tarzı müzik ve renklerle desteklendiği için insan konudan ya da kurgudan bağımsız, film hiç bitmesin istiyor. Ben Ömer Kavur filmi izlerken genelde filmden çok daha alakasız şeyler düşünüyorum. Sanki görsel ve işitsel bir şölen gibi izliyorum, konunun ne olduğu, oyunculukların ne kadar iyi ya da kötü olduğu hiç önemli olmuyor. Mesela bu adamın filmlerinde oynayan oyuncular da, enteresandır, hiçbir şekilde tanıdık gelmiyor. Sadece Anayurt Oteli’nde Serra Yılmaz çok fazla Serra Yılmaz’dı. Ya da sanırım pek haz edemediğim biri olduğu için Ömer Kavur yönetmenliğinin bile önüne geçti ablamızın oyunculuğu, diksiyonu ve ses tonu.

Neyse, fark ettiyseniz filmin konusundan en fazla bu kadar uzun bahsedebiliyorum, istemsizce konu değişiyor. Özetle benim bu filmi sevmek ve hala tekrar tekrar izlemek için çokça sebebim var. Ama objektifliğimi baltalayacak bu kadar sebebim olmasaydı da severdim diye tahmin edebiliyorum. Çok gönül rahatlığıyla olmasa da öneriyorum ve seveceğinizi umuyorum. Uykuya dalarken izlenesi, uykuya daldıktan sonra da rüyada kendi yaratıcılığınızla devamı getirilesi bir film. Şimdiden iyi geceler, iyi seyirler.

Puan: 9,4