Omno

“Oyun endüstrisi çok gelişti”, “Artık sadece çocuklar oynamıyor”, “Eskiden filmlerin oyununu yaparlardı artık oyunların filmi çekiliyor” gibi klişelerle, oyun oynuyor olmamın, örtülü savunmasını yapmayacağım tabii ki. Ama neyse ki savunmamı yapmış kadar oldum. Demiyorum diyerek demek, ne güzel şey.

Günümüzde, insanların yalnızlaştığını, sosyalleşmenin zorlaştığını ve dahası anlamsızlaştığını, ekranda daha çok vakit geçirmenin alışkanlık, dahası zorunluluk olduğunu düşünürsek, bir çok insan için oyun oynamak, işten güçten arta kalan zamanda deşarj olabilmenin tek yolu olmuş durumda. “Hayat sokakta” gibi bir mottoyla kendimi dışarı atmadığım an milyarlarca farklı ihtimali ıskaladığımın farkındayım, ama bu bana rahatsızlık vermekten ziyade daha huzurlu hissettiriyor. Belli bir yaştan sonra yeni bir şeye şaşırmak gittikçe zorlaşıyor ve dışarıda geçireceğiniz güzel bir gün bile, daha önce geçirdiğiniz güzel bir günün suni bir kopyası olmaktan öteye gidemiyor.

Tüm bu sebepten ötürü oyun oynamayı seviyorum. Biraz daha konunun derine inmeye çalışayım; peki ne tür oyunları seviyorum diye düşündüğümde aslında oyun oynamayı neden sevdiğimin cevabı şimal yıldızı gibi parlıyor. Normalde yapmak isteyip de yapamadıklarımı yapabildiğim oyunları oynamayı seviyorum. Mesela normalde doğada yürümeyi, sağı solu keşfetmeyi, taşları kaldırıp altında börtü böcek aramayı ya da karşılaşmayı ummadığım bir şeyle karşılaşma ihtimalinin verdiği heyecanı yaşamayı seviyorum. Peki şehrin göbeğinde bunu evimin dışında yapmam ne derece mümkün? En basitinden açıklayayım. Başlıyorum: Acıbadem’de oturuyorum, haftaiçi 09:00’dan 19:00’a kadar çalışıyorum, elime sadece haftasonu kalıyor, onda da bir ormana ya da en azından yeşilliğin bol, insanın nispeten az olduğu bir yere gidebilme imkanım da, zamanım da, takatim de kalmıyor. Mesela Belgrad Ormanı… şu an gitmeye karar versem, sırasıyla metro, marmaray, metro ve ardından otobüse binmem gerekiyor. Ormanlarda, saatlerce, şehirden ve insanlardan yeterince kaçamamış börtü böcek arayarak geçireceğim yürüyüş dolu saatlerden sonra, eve dönmek için sırasıyla otobüs, metro, marmaray ve metroya binmem gerekiyor.

İşte bu yüzden de bunu bir şekilde evde, bilgisayar karşısında simüle etmek kolayıma geliyor. Omno tam da öyle bir oyun oldu benim için. Rahatlatıcı müzikler, huzur pompalayan low polly tarzı grafiklerle sevimli bir keşif oyunu. Zaten bu aralar “keşif oyunu” diye bir tarz çıktı. Mesela bir Tilki’nin ormanda yolunu bulmaya çalışmasını konu olan onlarca yeni oyun çıktı. Bu tip oyunların ana temaları hep benzer. Ya bir hayvan olup hayatta kalmaya çalışıyorsunuz, ya da doğanın bozulan dengesini farklı metaforlar aracılığıyla ışığa, ruha atfettirilen oyunlarda bir şeyler keşfedip, toplayıp, biriktirip düzeni tekrar sağlamaya çalışıyorsunuz. Omno’da da arayışımız ışık üzerine.

Konusu özetle şu: Dünya’ya bir musibet dadanmış ve siz de canlıların üzerinden ya da farklı yerlere gizlenmiş ışık kaynaklarını bulup, sağa sola kanalize ederek bölgeleri kurtarıyor, musibetten arındırıyorsunuz. Demem o ki hikayesinin hiçbir önemi yok, zaten kısa aralıklarla oynadığınızda hikayesinden çok hikayeyi anlatma biçimi önemli oluyor. Bu oyun da son derece rahatlatıcı, huzur dolu atmosferiyle dış dünyanın, daha doğrusu kaçmaya çalıştığımız gerçek hayatın yüklerinden birkaç saatliğine uzaklaşmamızı sağlayan bir oyun.

Blog’u açarken “Oyun” diye bir kategori açmıştım, bu kategoride hiçbir şey yazmadığımı fark ettim. Neyse yazmış oldum. Oyun güzel, oynayın, oynatın.