Crime and Punishment

Şimdi söze şöyle başlamak istiyorum: Romandan uyarlama filmleri çok severim, Dostoyevski çok severim, fonetik olarak Rusça’yı çok severim ve son olarak ekspresyonist alman sinemasını çok severim. Bu sebeplerin bazıları beni Suç ve Ceza’nın sinema uyarlamalarının (erişebildiğim kadarıyla) tümünü izlemeye itti. Geri kalan sebepler ise, izlediğim tüm Suç ve Ceza sinema uyarlamaları içinde en çok bu filmi sevmeye itti. Bu film demişken, malum tüm uyarlamaların adı Crime and Punishment, benim bahsedeceğim Crime and Punishment, Lev Kulidzhanov’un çektiği, 1970 sovyet yapımı olan.

Bu filmi diğer tüm uyarlamalardan daha çok sevmemin bir çok sebebi var aslında. Yani nasıl desem, filmi çekilen bir kitabı, filmden önce okuduysanız, filmi izlerken ister istemez “Bu sahne benim aklımdan böyle geçmemişti.” gibi hayal kırıklığının söylettiği cümleler beyninizde yankılanıyor. Bu sebeple, Rusya’da geçen bir hikayede, Rus bir yazar tarafından yazılan bir kitabın film uyarlamasını Ruslardan daha iyi hiç kimse yapamazdı. John Hurt’ün oynadığı bir Suç ve Ceza uyarlaması daha var mesela, ama yok yani olmuyor. Batı Avrupalı ya da Amerikalı Raskolnikov olmaz, olmamalı.

Sanırım benim bir filmde en çok önem verdiğim şey filmin atmosferi. Yani izlerken bana ne hissettirdi? Asıl soru bu benim için. Oyunculuklar, aktörler, replikler, hatta hikayenin kendisi bile daha az önemli geliyor bana. “Bu film hangi kafayla izlenir?” Benim için filmi kategorize etmek adına asıl bu sorunun cevabına odaklanmak gerekiyor. Mesela Salak ile Avanak bir komedi filmi olarak geçiyor, ama atmosferi, renkleri ve geriye kalan her şeyi, benim için o filmi tüm diğer drama filmlerinden daha fazla drama filmi yapıyor. Ya da Tremors, aslında en basitinden bir canavar filmi, ama o iki karakterin yeni bir hayata başlama çabaları, Amerika’nın çorak arazisinin yalnızlık pompalayan o karamsar atmosferi, neşeli gibi gelen ama aslında hüzün veren Country şarkılar, bunlar hep Tremors’u da bir drama filmi yapıyor benim için.

Bu filmi, daha doğrusu bu kitabın bu uyarlamasını sevmemin asıl sebebi de buydu aslında; atmosfer.  Bir kere başrol, Raskolnikov’un betimlendiği satırları okurken tam da böyle bir adam hayal ediyordum aslında. Raskolnikov’un olaylara verdiği aşırı yüksek tavırları okurken, tam da bu filmdeki karikatürize mimik ve hareketlere benzer hal ve tavırlar hayal ediyordum mesela. Raskolnikov’un kaldığı otel, yattığı oda, filmde tamı tamına kitabında okurken hayal ettiğim gibi tasvir edilmişti.

Özetle filmi izlerken, Dostoyevski diyaloglarının ve o okumaya doyamadığım kişisel tahlillerinin kırpıldığı bir canlı anlatıma şahitlik etmiş gibi hissettim. Öneriyor muyum? Aslına bakarsanız çok da önermiyorum, beğenmeme ihtimaliniz altında ezilmek ağır gelir. Ama içinde 19. yüzyıl Rusya’sı geçen her şeye varım diyorsanız kesinlikle izleyin diyorum.

Puan: 7,6