
“Hukuk, adalet ve insanın içindeki o ilkel, karanlık dürtü… Bu üç kavram bir gün kasvetli bir Varşova sokağında karşılaşsa ne olurdu? Kieślowski bu sorunun cevabını ararken, içimizi ısıtacak tek bir kareye bile izin vermiyor.”
Filmin konusu, yolları trajik bir şekilde kesişen üç insan etrafında şekilleniyor: Hayatın dikişini tutturamamış, sokaklarda amaçsızca dolanan genç bir adam; huysuz, pek de sempatik olmayan bir taksi şoförü ve idealist, sisteme inancını henüz kaybetmemiş genç bir avukat. Film, bu üç karakterin hayat çizgilerinin adım adım nasıl kaçınılmaz bir felakete doğru ilerlediğini inceliyor. Buradaki asıl mesele “kimin ne yaptığı” değil, “insanın insana ne yapabildiği”.
Renk paletinden ve gölgelendirmelerden bahsetmeden geçmeyeyim. Film sanki bir oyuncak kamerayla ya da ışık sızdıran kötü kondisyondaki bir Zenit 122 ile çekilmiş bir fotoğraf hissi veriyor. Filmi izlemeye başladığınız an dikkatinizi çekecek ilk şey, görüntünün o rahatsız edici tonu olacak. Görüntü yönetmeni Sławomir Idziak, kamera lenslerinin önüne özel yeşil ve çamurlu filtreler yerleştirerek Varşova’yı adeta yaşayan bir ceset gibi resmetmiş. Renkler o kadar çiğ, o kadar puslu ki, izlerken ekranın arkasından üzerinize soğuk ve rutubetli bir Polonya havası üfleniyor gibi hissediyorsunuz. Esprili yaklaşmak gerekirse; filmde neşe ve umut kırıntısı aramak, çölün ortasında kutup ayısı beklemekle eşdeğer. Yönetmen bize “Burası tekinsiz bir dünya, gözünü ayırma” diyor.
Kieślowski bu filmi aslında meşhur Dekalog (On Emir) serisinin beşinci bölümü (“Öldürmeyeceksin”) olarak tasarlamış, sonra uzatıp sinema filmine dönüştürmüştü. Film, felsefi altyapısını tamamen şu soru üzerine kuruyor: Bir insanın bir insanı öldürmesi vahşettir, peki kurumların (devletin, hukukun) bir insanı öldürmesi adalet midir?
Yıllar sonra merhumun sandığından çıkmış ve iyi bir editörce düzenlenmiş bir Albert Camus romanı okumuş gibi hissettim filmi izlerken. Çünkü film, suçun doğasından ziyade, “ceza” mekanizmasının o soğuk, bürokratik ve mekanik vahşetini masaya yatırıyor. Adalet dediğimiz kavramın, bazen nasıl sadece yasalara uydurulmuş bir ritüele dönüşebileceğini incelikli metaforlarla gösteriyor. İp, urgan, araba aynası gibi gündelik nesneler, film boyunca birer ölüm enstrümanına dönüşerek zihne kazınıyor.
İnsanoğlunun en büyük çelişkisi; adaleti sağlamak için kurduğu sistemlerin, bazen eleştirdiği o ilkel karanlığın aynadaki kopyasına dönüşmesidir. Krótki film o zabijaniu, sinemanın sadece bir eğlence aracı değil, aynı zamanda toplumsal ve vicdani bir vicdan azabı olabileceğinin kanıtı. Film bittiğinde kendinizi vicdan muhasebesi yaparken ve insanlığın o gri alanlarında kaybolmuş hissederken bulacaksınız. İçinizdeki pembe bulutları biraz dağıtmak, sinema tarihinin en sert hukuk ve ahlak eleştirilerinden birine tanıklık etmek istiyorsanız, bu Polonya klasiği tam sizlik.
Puan: 8.1