Axolotl

Bir saatlik işe gidiş yolunda üç vesait kullanmak zorunda olanlar bilir ki, bizim gibiler için yolda kitap okumak bir işkencedir. Sırf kitap okumamanın suçluluğunu bastırmak için sayfaları açarız, ancak gelecek durakta inecek olmanın verdiği endişeyle birkaç sayfadan fazla okumadan, kitabı çantanın derinliklerine bir süre daha çıkarmamak üzere atarız. Özetle zordur ev-iş yolunda kitap okumak. Hele ki roman okumak gibi dikkat ve süreklilik gerektiren bir eylemi, bazen oturarak, bazen ayakta, bazense yürüyerek kesik kesik icra etmek, okuduğunuz kitabın hakkını verememenize sebep olur. Bu da yetmezmiş gibi, iş yerinde tüm gün boyunca onca mail okuduktan sonra, eve gelindiğinde altyazılı bir filme bile tahammül edemezken, evde kitap okumak da iyice imkansız bir hale gelir. Bu yüzden ben de çareyi tek solukta bitirebileceğim kısa öykülere yönelmekte buldum. Bu bağlamda keşfettiğim birkaç öykücünün yanında bir en önemli ve güncel keşfim de Julio Cortazar oldu. “Yuh yeni mi keşfettin?” Aslında Julio Cortazar benim için okuduğum zaman beğeneceğimi bildiğim ama nedense okumaya tenezzül etmediğim, ya da kendisine ayırmaya layık bir boş vakit bulamadığım için kenarda beklettiğim bir yazardı.

Hayvan sevgimden sebep, bir öykünün kahramanlarından birinin bir hayvan olması, ya da öykünün isminin içinde bir hayvanın adının geçmesi, benim için o öyküyü çok daha cazip ve okunası kılıyor, daha doğrusu merak uyandırıyor. Bu sebeple Cortazar’ın Hayvan Öyküleri isimli kitabına öncelik verdim. Aslında bu yazıda amacım öyküden ziyade Julio Cortazar’ı övmekti, zaten hakkında bahsettiğim öykü muhtemelen bu yazının kendisinden daha kısa.

Julio Cortazar’la tanıştığım bu ilk öyküsünde, takıntı, naiflik, hayvan sevgisi, yalnızlık ve hayalperestlik gibi, bir öyküde arayabileceğim tüm temalar var. Öykü bir akvaryumda gördüğü bir semendere kafayı takan, daha doğrusu hayran olan bir adamı anlatıyor. Birinci tekil ağzından anlatılan çoğu öykü gibi akıcı ve gereksiz detaylar da sırf birinci tekil kendi ağzından anlattığı için gereksiz gelmiyor. Biraz adamın yalnızlığından, biraz birilerine hayranlık duyma ihtiyacından bahsediyor öykü. Sürekli aynı rutine sahip bir adamın, çaresizce bu rutini ritüelleştirmeye çalışması ve buna anlam katıp, bağlanacak bir şeyler bulma arayışının faydasızlığından bahsediyor. Sürekli aynı akvaryuma gidip aynı semenderin gözlerine bakarak tüm gününü harcayabilecek kadar boş vakti olan birinden bahsediyor. Meksikalı bir semendere duyulan hayranlık, zamanla nasıl da yerini o hayvanın yerinde olma arzusuna bırakabilir onu görüyoruz.

Tuhaf Bir Adamın Rüyası

Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum. Bu öykü benim hayatımda okuduğum en güzel şey. Dostoyevski gibi bir dehanın, Dünya’nın, insan doğasının özeti niteliğinde yazdığı bir öyküdür bu. Ömrünün son yıllarında yazmış bunu Dostoyevski. İnsan okuyunca ister istemez; “Dostoyevski bunu, ölmeden önce bize son bir abi, amca ya da dede tavsiyesi vermek için yazmış” diye iç geçiriyor. Sanki ömrü boyunca yaptığı hataların, veremediği kararların, söylemediği sözlerin pişmanlığıyla yazmış. Sanki içinde “Başka bir dünya mümkün!” düşüncesini bastıramamış ve bunu o güne dek hiç yazmadığı kadar yalın, anlaşılabilir ve naif bir dille yazmış. Bu paragrafı bitirmezsem öyküyü ve Dostoyevski’i övmeye devam edeceğim, bu sebeple biraz da öyküyü ne kadar sevdiğimden ziyade, neden bu kadar sevdiğimden bahsedeceğim.

Öykü, aylar öncesinden intihar etmeye karar veren bir adamın, kararını uygulayacağı günün gecesinde elinde ateşlenmeyi bekleyen bir silahla uykuya dalmasıyla başlıyor. Sonra isimsiz kahramanımız daldığı uykuyla ona kendi hayatını sorgulatacak, ayıkken yiyemeyeceği kadar şiddetli tokatlar atacak bir rüya görüyor. Rüya sadece kahramanımızın hayatı ile alakalı değil tüm insanlığı ilgilendiren, doğru bilinen yanlışları tokat gibi çarpıyor. Olabilecek en masum noktadan başlayan rüya günümüzün cehennemine kadarki süreci işlerken, kapitalizmden, savaşlardan, yalanlardan, dinlerden, bilimden, teknolojiden, hukuk sisteminden bahsediyor. Tüm insanlık olarak, mutluluk için attığımız her adımda nasıl da saf mutluluktan daha da uzaklaştığımızı anlatıyor.

Peki kim okumalı bu öyküyü? Ya da ne zaman okunmalı? Depresyondayken mi, yoksa bayram tatilinde şezlong altında mı okunmalı bu öykü? Bence bu öyküyü daha önce hiç Dostoyevski okumamışından, tüm romanları okuyanlarına kadar herkes okumalı. Hiç kitabını okumamışlar için bir önsöz, tüm kitaplarını okumuşlar içinse bir sonsöz bence bu kitap. Okuduğum en güzel şey.

Guy De Maupassant

Hatırlıyorum, daha ilk okulda bile Teb’in o meşhur Türkçe kitaplarında müfredat gereği öykücülük şu şekilde ikiye ayırılıyordu: Çehov tarzı öykü ve Maupassant tarzı öykü. Tabii o zaman zorla okutulan öykülerden bir şey anlamıyordum, hala da hakkını verebilecek kadar anlıyor muyum emin değilim. Gelelim Çehov-Maupassant ayrımına; aslen Çehov’un temsilcisi olduğu durum öyküsünü daha çok sevsem de, Mapuassant’ı ilk keşfetmemle birlikte temsilcisi olduğu olay öyküsü daha çok ilgimi çekmeye başladı. Tabii bunun en büyük sebebi Maupassant’ın müthiş anlatım dili ve ele almayı tercih ettiği konu ve temalar.

Genelde yalnızlık, delilik, şizofreni, terk edilmek, acınası durumlara düşmek gibi hal ve durumlardan bahsediyor Maupassant. Tasvir yeteneği ise gerçekten inanılmaz, on sayfalık bir öyküde hiç uzatmadan bu kadar yerince benzetme ya da metaforlar nasıl yapılabiliyor anlamıyorum. Bir rivayete göre Guy De Maupassant’ın annesinin çok yakın arkadaşı olan Gustave Flaubert, Maupassant’taki yeteneği görmüş çocuğun annesinden de helallik alarak onu yetiştirmeye ve edebiyatın inceliklerini birinci ağızdan aktarmaya başlamış. Çırağını yetiştirmek için çok değişik ve yaratıcı yöntemler kullanmış Flaubert. Mesela ana yolun önünde dikilirken Maupassant’a şöyle diyormuş; “Buradan geçen at arabalarını ve atları iyi izle. Yoldan geçen onuncu atı bana öyle bir yaz, öyle bir tasvir et ki, kendisinden önce geçen dokuz attan ne kadar farklı olduğunu hissedebileyim.” (Buna benzer bir cümleydi tam hatırlamıyorum.)

Doğuştan gelen bir yetenek mi, yaşanmışlıkların ve delirmekte olmanın etkisinden mi, yoksa usta ellerde dövülmüş bir kılıç olmasından mı bilinmez, Maupassant kısa ömründe, ömrüne kıyasla bile kısa süren yazarlık kariyerinde bile iz bırakabilmiş bir adam. Hayat hikayesini biraz Gogol’e benzetiyorum. Yazdıklarına kronolojik olarak bakıldığında adamın delirmekte olduğu hissediliyor, zamanla yarattığı hayal dünyasının içine öyle bir giriyor ki, tıpkı Gogol’un kendi eserlerini yakıp kısa süre ardından da ölmesi gibi, Maupassant da kendi boğazını kestiği sırada son anda kurtarılıp akıl hastanesine tıkılıyor ve orada bir süre sonra hayatını yitiriyor. Tıpkı Gogol gibi, hakkında düşündükçe “Ya bu adam genç ölmüş, bir yirmi sene daha yaşasaymış, Dünya daha güzel bir yer olabilirmiş.” hissiyatı uyandırıyor.

Peki denemek isteyenler için ne önerebilirim? Mesela “İntiharlar”, “Deli”, “Le Horla” adlı öykülerini önerebilirim. Öykü sevenler zaten biliyordur, ama öykü sevmek isteyenler ilk soruya Maupassant’dan başlayabilirler.

Ve… Sonraki Hayattan Kırk Öykü

Yazmak için okumak gerekir düsturuyla bu sıralar kendimi öykü okumaya verdim. Okuma hızım kitap alma hızıma yetişemese de olabildiğince okumaya çalışıyorum bu sıra. Her ne kadar okudukça yazma şevkim ve ilhamım kuvvetlense de, “Bunu daha önce ben yazmalıydım.” dedirten kitaplara denk geldikçe içim biraz burkuluyor, yazmaktan uzak kaldığım zamanlara karşı bir suçluluk içimi kaplıyor. Yanlış anlamayın bu bir kibir değil, yapmak istediklerimi yeterince yapamamanın verdiği bir suçluluk hissi.

Bu öykü derlemesindeki öykülerin her biri o kadar yaratıcı, o kadar ilham verici ki, insan ister istemez kıskanıyor. Okumaya başladığım günden bu yana klasikleri okur, güncel eserlere biraz mesafeli dururdum, ancak bu kitap bu önyargımı kıran kitaplardan biri oldu benim için. Okumaya devam etmek için okuduğuma pişman olmadığım kalitede kitaplara ihtiyaç duyarken, sınırlı vaktimi ve şevkimi adayıp da okumaya okuma hevesimi arttırmayı amaçlarken, bu kitap ilaç gibi geldi.

Bu kitap bir öykü seçkisi aslında. Sabit bir temaya sahip kırk adet öykünün her biri nasıl bu kadar yaratıcı olur ve bunca parlak fikir nasıl tek bir insanın zihninden çıkar anlamak çok güç gerçekten. Biraz da yazarından bahsedeyim, yazarımız David Eagleman aslen bir nörobilimci ve ölümden sonrasıyla kafayı bozmuş bir adam. Öykü derlemesinin ana teması da ölüm sonrası. Ölümün kendisine pek de odaklanmadan, tamamen ölüm sonrası alternatif ahiretleri sorgulayan birbirinden tuhaf öyküler bulunuyor kitapta ve her biri kendi içinde ahiret öngörüsü anlamında oldukça da mantıklı geliyor. Aslında yazarın mantıklı ve inandırıcı bir ahiret tablosu çizmek gibi bir amacı da yok, ama ahireti ya da daha doğrusu ölümden sonrasını o kadar güzel tasavvur ediyor ki, insanın birbirinden alakasız bu tasvirlerin her birine inanası geliyor. Üstelik yazar bunu kırk farklı öyküde de becerebiliyor.

Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biriydi ve tüm zamanlarda okuduğum en güzel en az iki-üç öyküyü barındırıyor. Hangileri olduğunu söylemeyeceğim, çünkü aslında bir bütün olarak okumalısınız ve eminim benim beğeni sıralamamdan çok daha farklı olacak sizinkisi. İki tane hit şarkıyla sınırlı bir albüm değil bu, her şarkısı belli bir kalitede, en güzel şarkısı kişiden kişiye değişecek bir albüm gibi daha çok. Okuyun, kesinlikle öneriyorum.