Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum. Bu öykü benim hayatımda okuduğum en güzel şey. Dostoyevski gibi bir dehanın, Dünya’nın, insan doğasının özeti niteliğinde yazdığı bir öyküdür bu. Ömrünün son yıllarında yazmış bunu Dostoyevski. İnsan okuyunca ister istemez; “Dostoyevski bunu, ölmeden önce bize son bir abi, amca ya da dede tavsiyesi vermek için yazmış” diye iç geçiriyor. Sanki ömrü boyunca yaptığı hataların, veremediği kararların, söylemediği sözlerin pişmanlığıyla yazmış. Sanki içinde “Başka bir dünya mümkün!” düşüncesini bastıramamış ve bunu o güne dek hiç yazmadığı kadar yalın, anlaşılabilir ve naif bir dille yazmış. Bu paragrafı bitirmezsem öyküyü ve Dostoyevski’i övmeye devam edeceğim, bu sebeple biraz da öyküyü ne kadar sevdiğimden ziyade, neden bu kadar sevdiğimden bahsedeceğim.
Öykü, aylar öncesinden intihar etmeye karar veren bir adamın, kararını uygulayacağı günün gecesinde elinde ateşlenmeyi bekleyen bir silahla uykuya dalmasıyla başlıyor. Sonra isimsiz kahramanımız daldığı uykuyla ona kendi hayatını sorgulatacak, ayıkken yiyemeyeceği kadar şiddetli tokatlar atacak bir rüya görüyor. Rüya sadece kahramanımızın hayatı ile alakalı değil tüm insanlığı ilgilendiren, doğru bilinen yanlışları tokat gibi çarpıyor. Olabilecek en masum noktadan başlayan rüya günümüzün cehennemine kadarki süreci işlerken, kapitalizmden, savaşlardan, yalanlardan, dinlerden, bilimden, teknolojiden, hukuk sisteminden bahsediyor. Tüm insanlık olarak, mutluluk için attığımız her adımda nasıl da saf mutluluktan daha da uzaklaştığımızı anlatıyor.
Peki kim okumalı bu öyküyü? Ya da ne zaman okunmalı? Depresyondayken mi, yoksa bayram tatilinde şezlong altında mı okunmalı bu öykü? Bence bu öyküyü daha önce hiç Dostoyevski okumamışından, tüm romanları okuyanlarına kadar herkes okumalı. Hiç kitabını okumamışlar için bir önsöz, tüm kitaplarını okumuşlar içinse bir sonsöz bence bu kitap. Okuduğum en güzel şey.
