Tuhaf Bir Adamın Rüyası

Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum. Bu öykü benim hayatımda okuduğum en güzel şey. Dostoyevski gibi bir dehanın, Dünya’nın, insan doğasının özeti niteliğinde yazdığı bir öyküdür bu. Ömrünün son yıllarında yazmış bunu Dostoyevski. İnsan okuyunca ister istemez; “Dostoyevski bunu, ölmeden önce bize son bir abi, amca ya da dede tavsiyesi vermek için yazmış” diye iç geçiriyor. Sanki ömrü boyunca yaptığı hataların, veremediği kararların, söylemediği sözlerin pişmanlığıyla yazmış. Sanki içinde “Başka bir dünya mümkün!” düşüncesini bastıramamış ve bunu o güne dek hiç yazmadığı kadar yalın, anlaşılabilir ve naif bir dille yazmış. Bu paragrafı bitirmezsem öyküyü ve Dostoyevski’i övmeye devam edeceğim, bu sebeple biraz da öyküyü ne kadar sevdiğimden ziyade, neden bu kadar sevdiğimden bahsedeceğim.

Öykü, aylar öncesinden intihar etmeye karar veren bir adamın, kararını uygulayacağı günün gecesinde elinde ateşlenmeyi bekleyen bir silahla uykuya dalmasıyla başlıyor. Sonra isimsiz kahramanımız daldığı uykuyla ona kendi hayatını sorgulatacak, ayıkken yiyemeyeceği kadar şiddetli tokatlar atacak bir rüya görüyor. Rüya sadece kahramanımızın hayatı ile alakalı değil tüm insanlığı ilgilendiren, doğru bilinen yanlışları tokat gibi çarpıyor. Olabilecek en masum noktadan başlayan rüya günümüzün cehennemine kadarki süreci işlerken, kapitalizmden, savaşlardan, yalanlardan, dinlerden, bilimden, teknolojiden, hukuk sisteminden bahsediyor. Tüm insanlık olarak, mutluluk için attığımız her adımda nasıl da saf mutluluktan daha da uzaklaştığımızı anlatıyor.

Peki kim okumalı bu öyküyü? Ya da ne zaman okunmalı? Depresyondayken mi, yoksa bayram tatilinde şezlong altında mı okunmalı bu öykü? Bence bu öyküyü daha önce hiç Dostoyevski okumamışından, tüm romanları okuyanlarına kadar herkes okumalı. Hiç kitabını okumamışlar için bir önsöz, tüm kitaplarını okumuşlar içinse bir sonsöz bence bu kitap. Okuduğum en güzel şey.

Crime and Punishment

Şimdi söze şöyle başlamak istiyorum: Romandan uyarlama filmleri çok severim, Dostoyevski çok severim, fonetik olarak Rusça’yı çok severim ve son olarak ekspresyonist alman sinemasını çok severim. Bu sebeplerin bazıları beni Suç ve Ceza’nın sinema uyarlamalarının (erişebildiğim kadarıyla) tümünü izlemeye itti. Geri kalan sebepler ise, izlediğim tüm Suç ve Ceza sinema uyarlamaları içinde en çok bu filmi sevmeye itti. Bu film demişken, malum tüm uyarlamaların adı Crime and Punishment, benim bahsedeceğim Crime and Punishment, Lev Kulidzhanov’un çektiği, 1970 sovyet yapımı olan.

Bu filmi diğer tüm uyarlamalardan daha çok sevmemin bir çok sebebi var aslında. Yani nasıl desem, filmi çekilen bir kitabı, filmden önce okuduysanız, filmi izlerken ister istemez “Bu sahne benim aklımdan böyle geçmemişti.” gibi hayal kırıklığının söylettiği cümleler beyninizde yankılanıyor. Bu sebeple, Rusya’da geçen bir hikayede, Rus bir yazar tarafından yazılan bir kitabın film uyarlamasını Ruslardan daha iyi hiç kimse yapamazdı. John Hurt’ün oynadığı bir Suç ve Ceza uyarlaması daha var mesela, ama yok yani olmuyor. Batı Avrupalı ya da Amerikalı Raskolnikov olmaz, olmamalı.

Sanırım benim bir filmde en çok önem verdiğim şey filmin atmosferi. Yani izlerken bana ne hissettirdi? Asıl soru bu benim için. Oyunculuklar, aktörler, replikler, hatta hikayenin kendisi bile daha az önemli geliyor bana. “Bu film hangi kafayla izlenir?” Benim için filmi kategorize etmek adına asıl bu sorunun cevabına odaklanmak gerekiyor. Mesela Salak ile Avanak bir komedi filmi olarak geçiyor, ama atmosferi, renkleri ve geriye kalan her şeyi, benim için o filmi tüm diğer drama filmlerinden daha fazla drama filmi yapıyor. Ya da Tremors, aslında en basitinden bir canavar filmi, ama o iki karakterin yeni bir hayata başlama çabaları, Amerika’nın çorak arazisinin yalnızlık pompalayan o karamsar atmosferi, neşeli gibi gelen ama aslında hüzün veren Country şarkılar, bunlar hep Tremors’u da bir drama filmi yapıyor benim için.

Bu filmi, daha doğrusu bu kitabın bu uyarlamasını sevmemin asıl sebebi de buydu aslında; atmosfer.  Bir kere başrol, Raskolnikov’un betimlendiği satırları okurken tam da böyle bir adam hayal ediyordum aslında. Raskolnikov’un olaylara verdiği aşırı yüksek tavırları okurken, tam da bu filmdeki karikatürize mimik ve hareketlere benzer hal ve tavırlar hayal ediyordum mesela. Raskolnikov’un kaldığı otel, yattığı oda, filmde tamı tamına kitabında okurken hayal ettiğim gibi tasvir edilmişti.

Özetle filmi izlerken, Dostoyevski diyaloglarının ve o okumaya doyamadığım kişisel tahlillerinin kırpıldığı bir canlı anlatıma şahitlik etmiş gibi hissettim. Öneriyor muyum? Aslına bakarsanız çok da önermiyorum, beğenmeme ihtimaliniz altında ezilmek ağır gelir. Ama içinde 19. yüzyıl Rusya’sı geçen her şeye varım diyorsanız kesinlikle izleyin diyorum.

Puan: 7,6