History Of Violence

Gene bir Cronenberg filmi, fakat bu sefer farklı. Bu filmi izlemeye karar verdiğimde “Absürt bir film izlemenin tam sırası!” diye aklımdan geçirmiştim. Film Cronenberg’ten beklediğim hayalsi atmosfere sahip değil diyebilirim. Aslında yönetmenden beklenmeyecek kadar olağan bir film gibi başladı ve yarılarına kadar da bu şekilde devam etti. Ama hem yönetmenin tarzından hem de Viggo Mortensen’in canlandırdığı karakterin şüpheli tavırları filme dair heyecanımı film boyunca taze tuttu.

Benim için her zaman, iyi gözüken kötüler, kötü gözüken iyilerden daha cazip gelmiştir. Sevilmeyi hak etmeyen birinin sevilmeyi becermesi, sevilmeyi hak eden birinin sevilmeyi becerememesinden hep daha gizemli, hep daha derinine inmeye değer gelmiştir; Gizlemek göstermekten daha zor ve daha entrikalı olduğu için belki de. Filmi asıl güzel kılan şey bu ikilemdi.

Gelelim filmin konusuna; Film mutlu mesut ailesiyle, düzenli bir hayat kuran, örnek bir aile babasının, mahallesine gelen bir kaç zibidiyi haklamasıyla başına gelenleri ve başına daha önceden gelmiş olanların ortaya çıkışını anlatıyor. Tam bir gizem filmi aslında. Sürekli “Ortada kötü bir şeyler olmalı, yoksa bu melek gibi adamcağız, üzerine film yazılacak bir karakter değil ki?” diye düşündürüyor. “Film olduğuna göre işin içinden elbet bir şeyler çıkacak” düşüncesiyle “Yok yok, yönetmen boş gizem kasmış.” diye iç geçirtiyor film sürekli. Ama ilerledikçe öyle bir hal alıyor ki, ne olursa olsun sırf sizi içine bıraktığı belirsizlik bile keyifli geliyor. Filmde Viggo Mortensen gerçekten harika bir oyunculuk sergilemiş. Zaten hem boş filmlerde oynamıyor, hem de canlandırdığı tüm karakterlere bir şeyler katıyor ve “Başkası bu rolü oynasa olmazdı.” dedirtiyor, ama bu filmde bir başka oynamış Viggo abimiz. Filmle ilgili en sevdiğim şeylerden biri ise çekimleri, Cronenberg bu filmde de geniş açı lenslerle yakın çekim sahneleri çokça eklemiş, hatta bu filmde daha da fazla kullanmış o meşhur yakın-geniş çekimlerini. Tema itibariyle tam bir Cronenberg filmi diyemem, ama gizem ve suç türü seviyorsanız bence beğeneceksiniz.

Özetle film bilindik Cronenberg filmlerinden daha farklı, fakat daha güzel ya da daha kötü diyemem; Bunu hem olumlu hem de olumsuz alabilirsiniz. Ama gene de, bu filmin, yönetmenin kötü filmlerinden biri olmadığı gerçeği, yönetmenin nasıl bir deha olduğunu düşündüğümüzde film için övgü sayılabilir. Öyle isminden tahmin edilebileceği üzere, şiddetin tarihini, antropolojiyi, insan doğasını, bir anlık hataları falan da anlatmıyor. Özetle film iyi ya da kötü biri olmanın nasıl da ince bir çizgiyle ayrıldığını, ayırılmak zorunda bırakıldığını anlatıyor.

Puan: 8,3

Naked Lunch

Zamansızlık ve mekansızlık, yaratım sancısı, saykodelik atmosfer, avangart müzikler… Bir filmden beklediğim her şey var bu filmde, hem de David Cronenberg imzasıyla. Sırf niteliklerini duysam işi gücü bırakıp koşa koşa eve gidip izleyeceğim bir film, ama her nasılsa bu filmi ancak Cronenberg sevdamın başladığı evvelsi sene izledim. Film, filmlere dair sevdiğim her şeyi bir arada toplamış, hatta yetmemiş hayalsi gerçeklik ve yeraltı edebiyatı temalarını içeren senaryosuyla, edebiyata dair sevdiğim her şeyi de bir arada toplamış. Ben genelde gündüz izlenemeyen, ya da izlense bile aynı tadı veremeyen filmlerden keyif alıyorum. Gecenin kasvetine eşlik eden, izledikten sonra uyuduğumda rüyamda devam edebildiğim tarzdan filmleri ayrı bir seviyorum. Bu filmi tekrar tekrar izlememdeki sebep de bu; karamsar hissedip, daha da karamsar hissetmeye çalıştığım gecelerde bana eşlik edecek filmi ararken aklıma gelen ilk film olmasının sebebi de bu.

Başta söylediğim gibi filmde zaman-mekan tutarlılığı yok -ki bu iyi bir şey-; Ama hani David Lynch filmleri kadar değil, tam tadında bu belirsizlik. Roman yazım sürecinde yaratıcılığını tetiklediği düşüncesiyle uyuşturucu kullanımını abartan bir adamın gerçeklikle bağının kopuşu ve bunun romanın konusuna etkisini adamın gözünden takip ediyoruz film boyunca. Bazen romanın içine giriyoruz, bazense dışarıdan bakıyoruz ve ne zaman romanın içindeyiz ne zaman roman yazım sürecinin içindeyiz bazı zamanlarda takibini kaybediyoruz. Ama film tam kaybolduğumuz noktalarda ustalıkla bizi izleyici olarak olmamız gereken yere geri çekiyor, anlamamız gereken şeyi gözümüze sokmadan, filmden kopmamamızı sağlıyor.

William S. Burroughs’un aynı isimli müthiş romanından uyarlama bu filmde, biraz Barton Fink, biraz Adoptation ve biraz da Science of Sleep tadı varsa da yönetmenin kafkaesk imzası da genel temada oldukça belirleyici oluyor. Herkese önerebileceğim bir film değil ama önerebileceğim sınırlı kişiye de şiddetle önerebilirim. Tam bir ya sev ya nefret et filmi, umarım sevenlerden olursunuz.

Puan: 9,5