Tuhaf Bir Adamın Rüyası

Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum. Bu öykü benim hayatımda okuduğum en güzel şey. Dostoyevski gibi bir dehanın, Dünya’nın, insan doğasının özeti niteliğinde yazdığı bir öyküdür bu. Ömrünün son yıllarında yazmış bunu Dostoyevski. İnsan okuyunca ister istemez; “Dostoyevski bunu, ölmeden önce bize son bir abi, amca ya da dede tavsiyesi vermek için yazmış” diye iç geçiriyor. Sanki ömrü boyunca yaptığı hataların, veremediği kararların, söylemediği sözlerin pişmanlığıyla yazmış. Sanki içinde “Başka bir dünya mümkün!” düşüncesini bastıramamış ve bunu o güne dek hiç yazmadığı kadar yalın, anlaşılabilir ve naif bir dille yazmış. Bu paragrafı bitirmezsem öyküyü ve Dostoyevski’i övmeye devam edeceğim, bu sebeple biraz da öyküyü ne kadar sevdiğimden ziyade, neden bu kadar sevdiğimden bahsedeceğim.

Öykü, aylar öncesinden intihar etmeye karar veren bir adamın, kararını uygulayacağı günün gecesinde elinde ateşlenmeyi bekleyen bir silahla uykuya dalmasıyla başlıyor. Sonra isimsiz kahramanımız daldığı uykuyla ona kendi hayatını sorgulatacak, ayıkken yiyemeyeceği kadar şiddetli tokatlar atacak bir rüya görüyor. Rüya sadece kahramanımızın hayatı ile alakalı değil tüm insanlığı ilgilendiren, doğru bilinen yanlışları tokat gibi çarpıyor. Olabilecek en masum noktadan başlayan rüya günümüzün cehennemine kadarki süreci işlerken, kapitalizmden, savaşlardan, yalanlardan, dinlerden, bilimden, teknolojiden, hukuk sisteminden bahsediyor. Tüm insanlık olarak, mutluluk için attığımız her adımda nasıl da saf mutluluktan daha da uzaklaştığımızı anlatıyor.

Peki kim okumalı bu öyküyü? Ya da ne zaman okunmalı? Depresyondayken mi, yoksa bayram tatilinde şezlong altında mı okunmalı bu öykü? Bence bu öyküyü daha önce hiç Dostoyevski okumamışından, tüm romanları okuyanlarına kadar herkes okumalı. Hiç kitabını okumamışlar için bir önsöz, tüm kitaplarını okumuşlar içinse bir sonsöz bence bu kitap. Okuduğum en güzel şey.

Dogman

Her ne kadar İtalyanca’yı sevmesem ya da iki saat boyunca İtalyanca’ya katlanmakta zorlansam da filmi çok sevdim. İndirip altyazısını hazır ettiğim, izlenmeyi bekleyen yüzlerce filmin arasından bu filmin sıyrılmasının asıl sebebi köpek sevgimdi. Ama filmi beğenmemin köpek sevgimle çok da alakası yok. Zira filmin adında “köpek” ibaresi geçse de filmin ana karakteri bir köpek bakıcısı olsa da, aslen konunun köpeklerle pek alakası yok.

Filmin ana temasını tek kelimeyle “çaresizlik” olarak özetleyebilirim. Küçük bir adamın her manada dev sorunlar altında ezilmeme çabasını anlatıyor film. Biraz kötü arkadaşlar, biraz mahalle baskısı, biraz dağınık aile, çok az da hayvan sevgisi iç içe geçiyor filmde. Filmin konusu, zaman akışının yanında, filmde sinematografi, açılar, renkler ve mekanlar gerçekten muazzam. Oyunculuklar çok iyi ve özellikle baş rol için oyuncu tercihi de tam nokta vuruşu olmuş. Ben buradan Marcelo Fonte ağabeyimizi tebrik ediyorum. Filmin genel havasını Ali’nin Sekiz Günü’ne çok benzettim; baş karakter de tıpkı Ali’nin Sekiz Günü’ndeki Ali gibi; Tıpkı oradaki gibi mahallenin serserisiyle kurulan zorunlu arkadaşlık, yalnızlık, sapkınlık ve küçük esnaf buhranları içinde iyice içine kapanmış bir karakter.Tüm bunların etkisiyle zamanın değiştirici etkisine yenik düşen bir karakter var. Tek derdi huzura ermek, kendi halinde düzen oturtmak isteyen umutsuz bir adamın hikayesiydi, çok da güzeldi. Peki film ne zaman izlenmeli? Sakin bir zamanınızda, daha büyük sıkıntıları, çaresizlikleri görüp kendi dertlerinizi daha kolay yüzleşilebilir dertlermiş gibi kabullenmek istediğiniz zaman izleyebilirsiniz. Yavaş ilerleyen bir film, ama çok akıcı, gereksiz deneysellikten uzak, yerli yerinde.

Puan: 7,7

Slowdive

“En sevdiğim gruplar hep dağılıyor.”, “Yeni keşfettim ama son albümleri 10 sene önceymiş.” diyenler üzülmeyin. Size bugün ilk albümünü bundan 29 yıl önce çıkarmış ve şu anda halen dağılmamış bir gruptan bahsedeceğim; Daha doğrusu dağılmış ama geçtiğimiz senelerde tekrar bir araya gelmiş bir İngiliz efsanesi; Slowdive. İlk albümünden beri hiç bir albümünü önceki albümlerinden daha güzel yapamamış ama bir o kadar da hiç bir albümü bir önceki albümünden daha kötü olmamış bir grup bu. İngiltere’nin o kasvetli, kara bulutlu, yağmurlu atmosferinin dışa vurumu Shoegaze denen müzik türünün doğumundan büyümesinden sorumlu, güzel insanlar topluluğu.

Güzel insanlar diyorum çünkü daha önce yabancı uyruklu insanlara beslemediğim bir yakınlık hissediyorum kendilerine. Sanki Tekel tabelalı dandik bir birahanede grup üyeleriyle otursak yıllardır görüşmemiş, ama bir araya geldiğinde kaldıkları yerden arkadaşlarını sürdürebilen bir arkadaş grubu gibi kaynaşacağız gibi geliyor. Grubun dört mükemmel albümü bulunuyor. 1991 ve 1995 tarihleri arasında 3 albüm yayınlayan efsaneler topluluğu, daha sonra dağılıp, Mojave 3, Moster Movie gibi gene harika gruplarda müzik icra edip, en son 2017’de tekrar birleştiklerini duyurarak çok güzel bir albüm daha yaptılar. Keşfetmek isteyen ama ya yeni albümleri çıkmazsa diye korkanlar, çekimleri durdurulan diziye hiç başlamayayım diye düşünenler korkmasın. Grup turnelerine ve kayıtlarına devam ediyor.

Spanish Air, Catch The Breeze, Alison, 40 Days, Here She Comes, Altogether, Dagger gibi şarkıları öncelikli olarak deneneyebilir, uykuya dalarken dinleyebilir, uykuya daldığınızda da dinlemeye devam ederek rüyalarınıza yön verip, huzurlu ve hüzünlü bir sabaha uyanabilirsiniz.

Guy De Maupassant

Hatırlıyorum, daha ilk okulda bile Teb’in o meşhur Türkçe kitaplarında müfredat gereği öykücülük şu şekilde ikiye ayırılıyordu: Çehov tarzı öykü ve Maupassant tarzı öykü. Tabii o zaman zorla okutulan öykülerden bir şey anlamıyordum, hala da hakkını verebilecek kadar anlıyor muyum emin değilim. Gelelim Çehov-Maupassant ayrımına; aslen Çehov’un temsilcisi olduğu durum öyküsünü daha çok sevsem de, Mapuassant’ı ilk keşfetmemle birlikte temsilcisi olduğu olay öyküsü daha çok ilgimi çekmeye başladı. Tabii bunun en büyük sebebi Maupassant’ın müthiş anlatım dili ve ele almayı tercih ettiği konu ve temalar.

Genelde yalnızlık, delilik, şizofreni, terk edilmek, acınası durumlara düşmek gibi hal ve durumlardan bahsediyor Maupassant. Tasvir yeteneği ise gerçekten inanılmaz, on sayfalık bir öyküde hiç uzatmadan bu kadar yerince benzetme ya da metaforlar nasıl yapılabiliyor anlamıyorum. Bir rivayete göre Guy De Maupassant’ın annesinin çok yakın arkadaşı olan Gustave Flaubert, Maupassant’taki yeteneği görmüş çocuğun annesinden de helallik alarak onu yetiştirmeye ve edebiyatın inceliklerini birinci ağızdan aktarmaya başlamış. Çırağını yetiştirmek için çok değişik ve yaratıcı yöntemler kullanmış Flaubert. Mesela ana yolun önünde dikilirken Maupassant’a şöyle diyormuş; “Buradan geçen at arabalarını ve atları iyi izle. Yoldan geçen onuncu atı bana öyle bir yaz, öyle bir tasvir et ki, kendisinden önce geçen dokuz attan ne kadar farklı olduğunu hissedebileyim.” (Buna benzer bir cümleydi tam hatırlamıyorum.)

Doğuştan gelen bir yetenek mi, yaşanmışlıkların ve delirmekte olmanın etkisinden mi, yoksa usta ellerde dövülmüş bir kılıç olmasından mı bilinmez, Maupassant kısa ömründe, ömrüne kıyasla bile kısa süren yazarlık kariyerinde bile iz bırakabilmiş bir adam. Hayat hikayesini biraz Gogol’e benzetiyorum. Yazdıklarına kronolojik olarak bakıldığında adamın delirmekte olduğu hissediliyor, zamanla yarattığı hayal dünyasının içine öyle bir giriyor ki, tıpkı Gogol’un kendi eserlerini yakıp kısa süre ardından da ölmesi gibi, Maupassant da kendi boğazını kestiği sırada son anda kurtarılıp akıl hastanesine tıkılıyor ve orada bir süre sonra hayatını yitiriyor. Tıpkı Gogol gibi, hakkında düşündükçe “Ya bu adam genç ölmüş, bir yirmi sene daha yaşasaymış, Dünya daha güzel bir yer olabilirmiş.” hissiyatı uyandırıyor.

Peki denemek isteyenler için ne önerebilirim? Mesela “İntiharlar”, “Deli”, “Le Horla” adlı öykülerini önerebilirim. Öykü sevenler zaten biliyordur, ama öykü sevmek isteyenler ilk soruya Maupassant’dan başlayabilirler.

Crime and Punishment

Şimdi söze şöyle başlamak istiyorum: Romandan uyarlama filmleri çok severim, Dostoyevski çok severim, fonetik olarak Rusça’yı çok severim ve son olarak ekspresyonist alman sinemasını çok severim. Bu sebeplerin bazıları beni Suç ve Ceza’nın sinema uyarlamalarının (erişebildiğim kadarıyla) tümünü izlemeye itti. Geri kalan sebepler ise, izlediğim tüm Suç ve Ceza sinema uyarlamaları içinde en çok bu filmi sevmeye itti. Bu film demişken, malum tüm uyarlamaların adı Crime and Punishment, benim bahsedeceğim Crime and Punishment, Lev Kulidzhanov’un çektiği, 1970 sovyet yapımı olan.

Bu filmi diğer tüm uyarlamalardan daha çok sevmemin bir çok sebebi var aslında. Yani nasıl desem, filmi çekilen bir kitabı, filmden önce okuduysanız, filmi izlerken ister istemez “Bu sahne benim aklımdan böyle geçmemişti.” gibi hayal kırıklığının söylettiği cümleler beyninizde yankılanıyor. Bu sebeple, Rusya’da geçen bir hikayede, Rus bir yazar tarafından yazılan bir kitabın film uyarlamasını Ruslardan daha iyi hiç kimse yapamazdı. John Hurt’ün oynadığı bir Suç ve Ceza uyarlaması daha var mesela, ama yok yani olmuyor. Batı Avrupalı ya da Amerikalı Raskolnikov olmaz, olmamalı.

Sanırım benim bir filmde en çok önem verdiğim şey filmin atmosferi. Yani izlerken bana ne hissettirdi? Asıl soru bu benim için. Oyunculuklar, aktörler, replikler, hatta hikayenin kendisi bile daha az önemli geliyor bana. “Bu film hangi kafayla izlenir?” Benim için filmi kategorize etmek adına asıl bu sorunun cevabına odaklanmak gerekiyor. Mesela Salak ile Avanak bir komedi filmi olarak geçiyor, ama atmosferi, renkleri ve geriye kalan her şeyi, benim için o filmi tüm diğer drama filmlerinden daha fazla drama filmi yapıyor. Ya da Tremors, aslında en basitinden bir canavar filmi, ama o iki karakterin yeni bir hayata başlama çabaları, Amerika’nın çorak arazisinin yalnızlık pompalayan o karamsar atmosferi, neşeli gibi gelen ama aslında hüzün veren Country şarkılar, bunlar hep Tremors’u da bir drama filmi yapıyor benim için.

Bu filmi, daha doğrusu bu kitabın bu uyarlamasını sevmemin asıl sebebi de buydu aslında; atmosfer.  Bir kere başrol, Raskolnikov’un betimlendiği satırları okurken tam da böyle bir adam hayal ediyordum aslında. Raskolnikov’un olaylara verdiği aşırı yüksek tavırları okurken, tam da bu filmdeki karikatürize mimik ve hareketlere benzer hal ve tavırlar hayal ediyordum mesela. Raskolnikov’un kaldığı otel, yattığı oda, filmde tamı tamına kitabında okurken hayal ettiğim gibi tasvir edilmişti.

Özetle filmi izlerken, Dostoyevski diyaloglarının ve o okumaya doyamadığım kişisel tahlillerinin kırpıldığı bir canlı anlatıma şahitlik etmiş gibi hissettim. Öneriyor muyum? Aslına bakarsanız çok da önermiyorum, beğenmeme ihtimaliniz altında ezilmek ağır gelir. Ama içinde 19. yüzyıl Rusya’sı geçen her şeye varım diyorsanız kesinlikle izleyin diyorum.

Puan: 7,6

History Of Violence

Gene bir Cronenberg filmi, fakat bu sefer farklı. Bu filmi izlemeye karar verdiğimde “Absürt bir film izlemenin tam sırası!” diye aklımdan geçirmiştim. Film Cronenberg’ten beklediğim hayalsi atmosfere sahip değil diyebilirim. Aslında yönetmenden beklenmeyecek kadar olağan bir film gibi başladı ve yarılarına kadar da bu şekilde devam etti. Ama hem yönetmenin tarzından hem de Viggo Mortensen’in canlandırdığı karakterin şüpheli tavırları filme dair heyecanımı film boyunca taze tuttu.

Benim için her zaman, iyi gözüken kötüler, kötü gözüken iyilerden daha cazip gelmiştir. Sevilmeyi hak etmeyen birinin sevilmeyi becermesi, sevilmeyi hak eden birinin sevilmeyi becerememesinden hep daha gizemli, hep daha derinine inmeye değer gelmiştir; Gizlemek göstermekten daha zor ve daha entrikalı olduğu için belki de. Filmi asıl güzel kılan şey bu ikilemdi.

Gelelim filmin konusuna; Film mutlu mesut ailesiyle, düzenli bir hayat kuran, örnek bir aile babasının, mahallesine gelen bir kaç zibidiyi haklamasıyla başına gelenleri ve başına daha önceden gelmiş olanların ortaya çıkışını anlatıyor. Tam bir gizem filmi aslında. Sürekli “Ortada kötü bir şeyler olmalı, yoksa bu melek gibi adamcağız, üzerine film yazılacak bir karakter değil ki?” diye düşündürüyor. “Film olduğuna göre işin içinden elbet bir şeyler çıkacak” düşüncesiyle “Yok yok, yönetmen boş gizem kasmış.” diye iç geçirtiyor film sürekli. Ama ilerledikçe öyle bir hal alıyor ki, ne olursa olsun sırf sizi içine bıraktığı belirsizlik bile keyifli geliyor. Filmde Viggo Mortensen gerçekten harika bir oyunculuk sergilemiş. Zaten hem boş filmlerde oynamıyor, hem de canlandırdığı tüm karakterlere bir şeyler katıyor ve “Başkası bu rolü oynasa olmazdı.” dedirtiyor, ama bu filmde bir başka oynamış Viggo abimiz. Filmle ilgili en sevdiğim şeylerden biri ise çekimleri, Cronenberg bu filmde de geniş açı lenslerle yakın çekim sahneleri çokça eklemiş, hatta bu filmde daha da fazla kullanmış o meşhur yakın-geniş çekimlerini. Tema itibariyle tam bir Cronenberg filmi diyemem, ama gizem ve suç türü seviyorsanız bence beğeneceksiniz.

Özetle film bilindik Cronenberg filmlerinden daha farklı, fakat daha güzel ya da daha kötü diyemem; Bunu hem olumlu hem de olumsuz alabilirsiniz. Ama gene de, bu filmin, yönetmenin kötü filmlerinden biri olmadığı gerçeği, yönetmenin nasıl bir deha olduğunu düşündüğümüzde film için övgü sayılabilir. Öyle isminden tahmin edilebileceği üzere, şiddetin tarihini, antropolojiyi, insan doğasını, bir anlık hataları falan da anlatmıyor. Özetle film iyi ya da kötü biri olmanın nasıl da ince bir çizgiyle ayrıldığını, ayırılmak zorunda bırakıldığını anlatıyor.

Puan: 8,3

Whale Valley

Açıkçası bu filmi izlememin iki nedeni vardı. Birincisi filmin hem afişinde görünen hem de isminde geçen balinalara olan sevgim, ikincisi ise filmin takribi on beş dakika olması. Birbirinden anlamsız, fakat bir o kadar da birbirinden anlaşılabilir bu iki nedenden ötürü ismini cismini keşfetmemle filmin başına oturmam bir oldu. Bir de küçük bir sır vereyim; filmin bir balina hikayesi olduğunu sanmış, her yerde filmi aramıştım, fakat bulamayınca bu filmi izlemek için Mubi üyeliği aldım. Meğer balinalar ile en ufak bir bağı yokmuş. Olsun, iyi oldu.

İskandinav ülkeleri için de olsa, Anadolu’da da olsa, yakınlarında başka hiçbir yerleşme bulunmayan bir evin içindeki insanlar hayatlarını nasıl sürdürürler hep merak etmişimdir. Bir yandan sığ ve iniş çıkışsız bir hayatta mutluluğun daha kolay sağlanacağını düşünsem de bir yandan da, hiçliğin ortasında yaşama düşüncesi göğüs kafesimi kasvetle doldurur. Sözün özü, inziva hayatına karşı, bilinmeyene duyulan korkuyu da, merakı da hissetmişimdir.

Film tam da bu konuyu işliyor. On beş dakikalık süre içerisinde hem uzun metraj post-rock klibi, hem de kısa metraj İzlanda belgeseli izletiyor. Tüm hayatı anne babasına yardım etmekten vebozkırlarda yürüyüş yapmak olan abi kardeşin hikayesi diyebiliriz bu film için. Kardeşi abisinin geçmişi, abisi ise kardeşinin geleceği gibi, her ikisi de orada olmaktan o tekdüze hayattan bıkmış iki kardeşin hikayesi. Film on beş dakikada bitiyor, fakat o iki kardeşin hayatı koca dünyada bir başlarına anne babalarından ilgi dilenerek geçecek bunu bilmek filmi on beş dakikadan daha uzun kılıyor.

Film biter bitmez sorsanız pek beğenmediğimi söylerdim, ama üzerinden zaman geçtikçe daha çok beğenir oldum. Hala ara ara o iki kardeş ve onlar gibi her şeyden uzak bir hayat sürmek zorunda olan insanlar geliyor aklıma. Mutlular mıdır diye düşünmeden edemiyorum. Sonra aklıma aslında kimsenin o iki kardeşten bir farkı olmadığı geliyor, biz de onlar kadar tek düze yaşıyoruz, birbirinin aynı günler geçip gidiyor.

Puan: 7,5

Alucarda

Kafayı dini ritüeller, şeytanlar, iblislerle bozmuş Dublin’li yazar Joseph Sheridan Le Fanu’nun öyküsünden uyarlandığını öğrenmemle, bu filmi izlenecekler listemin en üstüne taşımıştım. En sonunda bugün izlemek nasip oldu. Uzun zamandır bu kadar tuhaf bir film izlememiştim. Evet, “ilginç” ya da “enteresan” kelimeleri tam olarak açıklamıyor, fakat “tuhaf” kelimesi filme çok güzel oturuyor. Aslında 70’li yıllarda çekilen şeytan filmlerinden bekleneceği üzere, tam bir “anlatılana değil, anlatıma odaklanma” filmi. Bozuk kayıtlı saykodelik müzikler, yarım yamalak görsel efektler, vasat oyunculuklar ve hızlı sahne geçişleriyle tam bir 70’ler korku filmi aslında.

Filmin genel atmosferi, zaman mekan algısını kaybettirmesi, tekrar eden abartılı çığlıklar, bu filmi korkunç olmaktan çok rahatsız edici kılıyor. Fakat güzel bir rahatsız edicilikten bahsediyorum, filmi izlerken nabzı düşürmeyen, ilgiyi taze tutan bir rahatsız edicilik bu. Zaten tüm bu rahatsız ediciliğin yanında, koyu hristiyan ayinleri, şeytan ayinleri, çıplak kadınlar, kana bulanmış bedenler, klişenin aksine ılımlı rahibeler ve kaba saba rahipler var filmde.

Gelelim filmin konusuna; film rahibe okulundaki genç bir kızın tanıştığı belli belirsiz bir başka genç kızla baskı ortamındaki arkadaşlık hikayesi gibi başlıyor. Fakat dakikalar geçtikçe, ritüeller, şeytanın akıl oyunları, sanrılar, kabuslar,pembe hayaller, krizler, az biraz pornografi, kilise orgu, kutsallık adı altında sapkınlık belirtileri ve muhteşem iç mekanlar sayesinde ile film bambaşka bir yere yöneliyor. Ben bu kadar söyleyeyim, zira konu anlamında daha fazlası yok filmde, ama izlence ve dinlence olarak çok keyif aldığımı söyleyebilirim. Hep söylüyorum; bence filmde en önemli şey atmosfer.

Puan: 7,8

Naked Lunch

Zamansızlık ve mekansızlık, yaratım sancısı, saykodelik atmosfer, avangart müzikler… Bir filmden beklediğim her şey var bu filmde, hem de David Cronenberg imzasıyla. Sırf niteliklerini duysam işi gücü bırakıp koşa koşa eve gidip izleyeceğim bir film, ama her nasılsa bu filmi ancak Cronenberg sevdamın başladığı evvelsi sene izledim. Film, filmlere dair sevdiğim her şeyi bir arada toplamış, hatta yetmemiş hayalsi gerçeklik ve yeraltı edebiyatı temalarını içeren senaryosuyla, edebiyata dair sevdiğim her şeyi de bir arada toplamış. Ben genelde gündüz izlenemeyen, ya da izlense bile aynı tadı veremeyen filmlerden keyif alıyorum. Gecenin kasvetine eşlik eden, izledikten sonra uyuduğumda rüyamda devam edebildiğim tarzdan filmleri ayrı bir seviyorum. Bu filmi tekrar tekrar izlememdeki sebep de bu; karamsar hissedip, daha da karamsar hissetmeye çalıştığım gecelerde bana eşlik edecek filmi ararken aklıma gelen ilk film olmasının sebebi de bu.

Başta söylediğim gibi filmde zaman-mekan tutarlılığı yok -ki bu iyi bir şey-; Ama hani David Lynch filmleri kadar değil, tam tadında bu belirsizlik. Roman yazım sürecinde yaratıcılığını tetiklediği düşüncesiyle uyuşturucu kullanımını abartan bir adamın gerçeklikle bağının kopuşu ve bunun romanın konusuna etkisini adamın gözünden takip ediyoruz film boyunca. Bazen romanın içine giriyoruz, bazense dışarıdan bakıyoruz ve ne zaman romanın içindeyiz ne zaman roman yazım sürecinin içindeyiz bazı zamanlarda takibini kaybediyoruz. Ama film tam kaybolduğumuz noktalarda ustalıkla bizi izleyici olarak olmamız gereken yere geri çekiyor, anlamamız gereken şeyi gözümüze sokmadan, filmden kopmamamızı sağlıyor.

William S. Burroughs’un aynı isimli müthiş romanından uyarlama bu filmde, biraz Barton Fink, biraz Adoptation ve biraz da Science of Sleep tadı varsa da yönetmenin kafkaesk imzası da genel temada oldukça belirleyici oluyor. Herkese önerebileceğim bir film değil ama önerebileceğim sınırlı kişiye de şiddetle önerebilirim. Tam bir ya sev ya nefret et filmi, umarım sevenlerden olursunuz.

Puan: 9,5

Ve… Sonraki Hayattan Kırk Öykü

Yazmak için okumak gerekir düsturuyla bu sıralar kendimi öykü okumaya verdim. Okuma hızım kitap alma hızıma yetişemese de olabildiğince okumaya çalışıyorum bu sıra. Her ne kadar okudukça yazma şevkim ve ilhamım kuvvetlense de, “Bunu daha önce ben yazmalıydım.” dedirten kitaplara denk geldikçe içim biraz burkuluyor, yazmaktan uzak kaldığım zamanlara karşı bir suçluluk içimi kaplıyor. Yanlış anlamayın bu bir kibir değil, yapmak istediklerimi yeterince yapamamanın verdiği bir suçluluk hissi.

Bu öykü derlemesindeki öykülerin her biri o kadar yaratıcı, o kadar ilham verici ki, insan ister istemez kıskanıyor. Okumaya başladığım günden bu yana klasikleri okur, güncel eserlere biraz mesafeli dururdum, ancak bu kitap bu önyargımı kıran kitaplardan biri oldu benim için. Okumaya devam etmek için okuduğuma pişman olmadığım kalitede kitaplara ihtiyaç duyarken, sınırlı vaktimi ve şevkimi adayıp da okumaya okuma hevesimi arttırmayı amaçlarken, bu kitap ilaç gibi geldi.

Bu kitap bir öykü seçkisi aslında. Sabit bir temaya sahip kırk adet öykünün her biri nasıl bu kadar yaratıcı olur ve bunca parlak fikir nasıl tek bir insanın zihninden çıkar anlamak çok güç gerçekten. Biraz da yazarından bahsedeyim, yazarımız David Eagleman aslen bir nörobilimci ve ölümden sonrasıyla kafayı bozmuş bir adam. Öykü derlemesinin ana teması da ölüm sonrası. Ölümün kendisine pek de odaklanmadan, tamamen ölüm sonrası alternatif ahiretleri sorgulayan birbirinden tuhaf öyküler bulunuyor kitapta ve her biri kendi içinde ahiret öngörüsü anlamında oldukça da mantıklı geliyor. Aslında yazarın mantıklı ve inandırıcı bir ahiret tablosu çizmek gibi bir amacı da yok, ama ahireti ya da daha doğrusu ölümden sonrasını o kadar güzel tasavvur ediyor ki, insanın birbirinden alakasız bu tasvirlerin her birine inanası geliyor. Üstelik yazar bunu kırk farklı öyküde de becerebiliyor.

Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biriydi ve tüm zamanlarda okuduğum en güzel en az iki-üç öyküyü barındırıyor. Hangileri olduğunu söylemeyeceğim, çünkü aslında bir bütün olarak okumalısınız ve eminim benim beğeni sıralamamdan çok daha farklı olacak sizinkisi. İki tane hit şarkıyla sınırlı bir albüm değil bu, her şarkısı belli bir kalitede, en güzel şarkısı kişiden kişiye değişecek bir albüm gibi daha çok. Okuyun, kesinlikle öneriyorum.