🎬 Alucarda

Kafayı dini ritüeller, şeytanlar, iblislerle bozmuş Dublin’li yazar Joseph Sheridan Le Fanu’nun öyküsünden uyarlandığını öğrenmemle, bu filmi izlenecekler listemin en üstüne taşımıştım. En sonunda bugün izlemek nasip oldu. Uzun zamandır bu kadar tuhaf bir film izlememiştim. Evet, “ilginç” ya da “enteresan” kelimeleri tam olarak açıklamıyor, fakat “tuhaf” kelimesi filme çok güzel oturuyor. Aslında 70’li yıllarda çekilen şeytan filmlerinden bekleneceği üzere, tam bir “anlatılana değil, anlatıma odaklanma” filmi. Bozuk kayıtlı saykodelik müzikler, yarım yamalak görsel efektler, vasat oyunculuklar ve hızlı sahne geçişleriyle tam bir 70’ler korku filmi aslında.

Filmin genel atmosferi, zaman mekan algısını kaybettirmesi, tekrar eden abartılı çığlıklar, bu filmi korkunç olmaktan çok rahatsız edici kılıyor. Fakat güzel bir rahatsız edicilikten bahsediyorum, filmi izlerken nabzı düşürmeyen, ilgiyi taze tutan bir rahatsız edicilik bu. Zaten tüm bu rahatsız ediciliğin yanında, koyu hristiyan ayinleri, şeytan ayinleri, çıplak kadınlar, kana bulanmış bedenler, klişenin aksine ılımlı rahibeler ve kaba saba rahipler var filmde.

Gelelim filmin konusuna; film rahibe okulundaki genç bir kızın tanıştığı belli belirsiz bir başka genç kızla baskı ortamındaki arkadaşlık hikayesi gibi başlıyor. Fakat dakikalar geçtikçe, ritüeller, şeytanın akıl oyunları, sanrılar, kabuslar,pembe hayaller, krizler, az biraz pornografi, kilise orgu, kutsallık adı altında sapkınlık belirtileri ve muhteşem iç mekanlar sayesinde ile film bambaşka bir yere yöneliyor. Ben bu kadar söyleyeyim, zira konu anlamında daha fazlası yok filmde, ama izlence ve dinlence olarak çok keyif aldığımı söyleyebilirim. Hep söylüyorum; bence filmde en önemli şey atmosfer.

Puan: 7,8

🎬 Naked Lunch

Zamansızlık ve mekansızlık, yaratım sancısı, saykodelik atmosfer, avangart müzikler… Bir filmden beklediğim her şey var bu filmde, hem de David Cronenberg imzasıyla. Sırf niteliklerini duysam işi gücü bırakıp koşa koşa eve gidip izleyeceğim bir film, ama her nasılsa bu filmi ancak Cronenberg sevdamın başladığı evvelsi sene izledim. Film, filmlere dair sevdiğim her şeyi bir arada toplamış, hatta yetmemiş hayalsi gerçeklik ve yeraltı edebiyatı temalarını içeren senaryosuyla, edebiyata dair sevdiğim her şeyi de bir arada toplamış. Ben genelde gündüz izlenemeyen, ya da izlense bile aynı tadı veremeyen filmlerden keyif alıyorum. Gecenin kasvetine eşlik eden, izledikten sonra uyuduğumda rüyamda devam edebildiğim tarzdan filmleri ayrı bir seviyorum. Bu filmi tekrar tekrar izlememdeki sebep de bu; karamsar hissedip, daha da karamsar hissetmeye çalıştığım gecelerde bana eşlik edecek filmi ararken aklıma gelen ilk film olmasının sebebi de bu.

Başta söylediğim gibi filmde zaman-mekan tutarlılığı yok -ki bu iyi bir şey-; Ama hani David Lynch filmleri kadar değil, tam tadında bu belirsizlik. Roman yazım sürecinde yaratıcılığını tetiklediği düşüncesiyle uyuşturucu kullanımını abartan bir adamın gerçeklikle bağının kopuşu ve bunun romanın konusuna etkisini adamın gözünden takip ediyoruz film boyunca. Bazen romanın içine giriyoruz, bazense dışarıdan bakıyoruz ve ne zaman romanın içindeyiz ne zaman roman yazım sürecinin içindeyiz bazı zamanlarda takibini kaybediyoruz. Ama film tam kaybolduğumuz noktalarda ustalıkla bizi izleyici olarak olmamız gereken yere geri çekiyor, anlamamız gereken şeyi gözümüze sokmadan, filmden kopmamamızı sağlıyor.

William S. Burroughs’un aynı isimli müthiş romanından uyarlama bu filmde, biraz Barton Fink, biraz Adoptation ve biraz da Science of Sleep tadı varsa da yönetmenin kafkaesk imzası da genel temada oldukça belirleyici oluyor. Herkese önerebileceğim bir film değil ama önerebileceğim sınırlı kişiye de şiddetle önerebilirim. Tam bir ya sev ya nefret et filmi, umarım sevenlerden olursunuz.

Puan: 9,5