Gizli Yüz

Hayatımda yer etmiş filmlerin ortak bir noktası var, unutamadığım filmlerin hepsinin izlemeye karar verme aşamasını en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Öyle alelade açıp da beğendiğim filmler de vardır elbet ama sevdiğim ve içselleştirdiğim filmlerin tamamına yakınını benim için özel kılan en önemli şeylerden biri de o filmle ilk karşılaşma anı. Diğer film yazılarımdan da farklı olmayacak bu yazım: Yani filmi eleştirel bakış açısıyla değerlendirmek yerine filmin bendeki etkisini yazmaya çalışacağım.

Bu filmle ilk karşılaştığımda Ömer Kavur’u sadece ismen biliyordum, o zamana kadar da hiçbir filmini izlememiştim. Sırf bu yüzden bile, yani beni Ömer Kavur’la tanıştıran film olması sebebiyle benim için yeterince önemli bir film bu. Gizli Yüzle ilk kez, Kadıköy’ün kapanan efsanesi Alkım Kitapevi’nde 2012 yılında gezerken bir fanzin kapağında karşılaşmıştım. İlk başta afişi ile dikkatimi çekmişti, gençlik döneminde C Blok, Muhallebicinin Oğlu gibi harika filmlerde oynamış Fikret Kuşkan hayranlığım, Zuhal Olcay’ın gençlik döneminde bir shoegaze albüm kapağından fırlamış imajı gibi tamamen Ömer Kavur’dan bağımsız sebepler film beni çekmişti. Zaten Zuhal Olcay’ı oldum olası Slowdive vokalisti Rachel Goswell’e benzetmişimdir, tip olarak olmasa da hava olarak bence çok benzeşiyorlar. Neyse konumuz bu değil. Ne diyordum? Ömer Kavur, Zuhal Olcay, Fikret Kuşkan, çekmeyi sevdiğim double-exposure tarzında çekilmiş puslu bir fotoğrafla hazırlanan film afişi… tüm bunlar yetmez gibi, filmin ismi de tanıdık gelmişti.

Hemen olay yerinde telefondan yaptığım kısa bir araştırmayla bu ismi nereden hatırladığımı hatırladım: Orhan Pamuk. Evet, filmi izlemek için bunca sebep yetmezmiş gibi; filmin, adını Orhan Pamuk’un o dönem okuduğum sınırlı eserlerinden Gizli Yüz isimli öyküden aldığını öğrenmemle “Tamam!” dedim. Akşam eve gidip izliyorum. Kendime verdiğim sözümü tuttum. İzlemeden önce filmi zaten çok seveceğimi biliyordum, ama yukarıda saydığım tüm bu isimlere duyduğum hayranlıktan çok daha büyük bir hayranlığa vesile olacağını tahmin etmemiştim: Ömer Kavur hayranlığı.

Filmin müzikleri, diyalogları, konusu, oyunculukları her şeyi harikaydı. Ama en çok da atmosferi etkiledi beni. Film bittiğinde, “Yerli yapım David Lynch filmi olsa da izlesek” hasretim bitmişti. Zira o dönem David Amca’yı bir başka seviyordum. Şimdi o sevgi nispeten gitti, ama Ömer Kavur sevgisi baki kaldı, sonraları izlediğim, sırasıyla Anayurt Oteli, Akrebin Yolculuğu, Gece Yolculuğu, Karşılaşma gibi, yönetmenin son dönem filmleri de bu sevginin kalıcılığını perçinledi. Şu an bu filmlerden herhangi birini izlediğimde hep aynı keyfi alıyorum. Bu filmlerden herhangi birini hep aynı kafadayken, hep aynı ihtiyacı gidermesi düşüncesiyle izliyorum. Hiçbirinden de sıkılmıyorum.

Gelelim yazmaktan en az keyif aldığım, aslen beni en az ilgilendiren, ama sırf okuyanların en çok ilgileneceğini düşündüğüm kısım olduğu için zoraki uzun tutmaya çalıştığım bölüme; yani filmin konusuna. Spoiler vermeden, ya da hoşuma giden detayları sahne sahne anlatmadan bu kısmı açıklayıcı bir şekilde yazmak çok sıkıcı olduğu için, filmin bende yarattığı hissiyatla ilgili bölüme sinema yazılarımda hep de bu yüzden daha çok yer ayırıyorum. Bakın hala konuya gelemedim mesela. Filmin konusu şu; film, meslekte yeni ama istekli genç bir portre fotoğrafçısının, tuhaf bir iş aldığı kadına duyduğu aşkı ve fotoğraflarda bu kadını tekrar bulma ümidiyle ölü yaprak gibi oradan oraya savrulmasını anlatıyor. Ancak işin güzel yanı, film bunu tamamen mistik, biraz şizofrenik bir dille yapıyor. Zaman-mekan algısının kaybolduğu, hangi karakterin ne sebeple dahil olduğunu anlayamadığımız, sık sık “Ne yaşandı az önce” diye iç geçirdiğimiz bolca sahne var. Bu sahneler Twin Peaks tarzı müzik ve renklerle desteklendiği için insan konudan ya da kurgudan bağımsız, film hiç bitmesin istiyor. Ben Ömer Kavur filmi izlerken genelde filmden çok daha alakasız şeyler düşünüyorum. Sanki görsel ve işitsel bir şölen gibi izliyorum, konunun ne olduğu, oyunculukların ne kadar iyi ya da kötü olduğu hiç önemli olmuyor. Mesela bu adamın filmlerinde oynayan oyuncular da, enteresandır, hiçbir şekilde tanıdık gelmiyor. Sadece Anayurt Oteli’nde Serra Yılmaz çok fazla Serra Yılmaz’dı. Ya da sanırım pek haz edemediğim biri olduğu için Ömer Kavur yönetmenliğinin bile önüne geçti ablamızın oyunculuğu, diksiyonu ve ses tonu.

Neyse, fark ettiyseniz filmin konusundan en fazla bu kadar uzun bahsedebiliyorum, istemsizce konu değişiyor. Özetle benim bu filmi sevmek ve hala tekrar tekrar izlemek için çokça sebebim var. Ama objektifliğimi baltalayacak bu kadar sebebim olmasaydı da severdim diye tahmin edebiliyorum. Çok gönül rahatlığıyla olmasa da öneriyorum ve seveceğinizi umuyorum. Uykuya dalarken izlenesi, uykuya daldıktan sonra da rüyada kendi yaratıcılığınızla devamı getirilesi bir film. Şimdiden iyi geceler, iyi seyirler.

Puan: 9,4

L’Extraordinaire Voyage de Marona

İzleyecek film arayışındayken, bir filmi diğer filmlerin önüne çıkaran faktörlerin en büyüğü de o filmin içerisinde hayvan olup olmaması. İnsan-hayvan ilişkisi, hayvan empatisi gibi konular her zaman çok ilgimi çekiyor. Okuyacak kitap seçerken de, izleyecek film seçerken de ana karakterin insan olmaması benim o kitabı ya da filmi sevebilmeme yetiyor çoğu zaman. Bu filmin de adını duyduğumda içimde büyük bir merak oluştu. Seveceğime emin olduğum her filmde olduğu gibi, izlemek için doğru anı bekledim. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Beklediğime değdi.

İçinde hayvan olan bir filmi beğenmem için içinde hayvan olması yetiyor. Ama bu film benim için ana karakterin hayvan olduğu diğer filmlerden biraz daha farklı oldu. Şöyle ki; bu sıralar tam olarak da bu konu üzerine yani bir sokak köpeğinin hayatı üzerine bir uzun öykü yazmaya çalışıyorum. Bu sebeple bu film tam zamanımda karşıma çıktı. Yazacaklarımı ya da yazmayı planladıklarımı etkilemek anlamında negatif bir etkisi de olmadı üstelik. İzlemeye başlarken tam olarak yazacağım öykü ile bire bir aynı konu olmasından endişelenmiştim. Ancak neyse ki yazmayı planladığım öykü ile bir sokak köpeğinin hayatını anlatması haricinde bir ortak noktası yoktu. O yüzden farkında olmadan esinlenme endişelerim film ilerledikçe bertaraf oldu. Bu endişeyi üstümden attıkça filmden daha da keyif aldım.

Kahramanımız; babası Dogo Argentino cinsi, annesi ise sokak köpeği olan bir yavru köpek. İsmi Malona. Film Malona’nın hayatını, onu sahiplenen, isteyerek ya da istemeyerek terk eden insanlar üzerinden anlatıyor. Bunu da insanları, insan doğasını kötülemeden, bariz bir mesaj verme kaygısında bulunmadan oldukça samimi bir şekilde yapıyor. “İyi insanlar da var, kötü insanlar da” düşüncesi çok göze sokulmadan, ajitasyona girmeden bir sokak köpeğinin gözünden aktarılıyor. Hatta bu konuda gördüğüm en güzel örnek diyebilirim. Bunun yanında filmin eğlenceli kısımları da mevcut, hüzünlü kısımları da; üstelik eğlenceli kısımları Benji ve örnekleri gibi bir aile filmi yapaylığında olmadığı gibi, hüzünlü kısımları da Hachiko ve örnekleri gibi duygu sömürüsünden beslenmiyor. Ben bu filmi daha çok 1955 yapımı It’s a Dog’s Life’a benzettim. Tıpkı o film gibi, çoğu zaman Malona bir anlatıcı olarak bize neler olup bittiğini anlatıyor. Birinci tekil anlatıcılı filmlere, romanlara olan sevgimden ayrı bir beğendim. Ama daha çok anlatıcının anlatma şekli, kullandığı cümleler çok başarılıydı. Realist bir bakışı var filmin, animasyon türünün özgürleştiriciliğine rağmen karikatürize edilmiş bir hüzün ya da neşe hali yok. Animasyon tekniğine başta çok alışamasam da film devam ettikçe oldukça hoşuma gitti. Bu kadar cıvıl cıvıl renklerle bu kadar kasvetli bir görsel dil çok enteresan gerçekten. Müzikleri de sahneleri çok güzel destekliyor. Her şeyiyle çok beğendiğim ve birkaç kez daha izleyeceğimden emin olduğum bir filmdi. Ağlatmak için hiç uğraşmasa da bunu başardı, tebrikler.

Puan: 9,2

A Boy And His Dog

Köpek sevgim ve kıyamet sonrası yaşama karşı beslediğim merak yüzünden, bu filmin konusu oldukça dikkatimi çekmişti. Daha filmi izlemeden bile aklımda “Sanırım son zamanlarda izlediğim en güzel film olacak.”, “Acil yardım kutusu gibi sıkıldığımda yardımıma koşacak bir izletiye hazırım.” gibi düşüncelerle filmle ilgili kendimi baya bir motive ettim.

Film post-apokaliptik çağda, bir insanla konuşabilen bir köpek ve bir köpekle konuşabilen bir insanın hikayesini anlatıyor. Post-apokaliptik teması sebebiyle, tahmin edebileceğiniz gibi bir hayatta kalma hikayesi. Özetle “yaşamak için öldür”, “zor zamanlarda her şey mübahtır” temalı bir anlatımı var. Düşündüğümde, buraya kadar her şey, bu filmi “favorilerim” listeme eklemek için yeterli görünüyordu. Aslına bakarsanız sırf teması yüzünden I am Legend gibi bir filmi bile beğenmiştim. Yorucu ve gereksiz aksiyon sahnelerine rağmen, bir köpekle birlikte, kıyamet sonrası sağ kalan iki canlıdan biri olmak düşüncesi hüzünlenmeme ve bu hüzünden keyif almama yetmişti.

A Boy And His Dog ise benzer aksiyon sahnelerinin yanında, köpek ve adamın arasında, yaşama tutunmaya çalışan farklı kişiliklerin duygusal bağından çok, aksiyon sahnelerine absürt kaçan o mizaha yer vermiş. Köpek ve adamın arasındaki diyaloglar çoğu zaman “Hayatta kalmak için babamı tanımam.” benzeri mutualist bir işbirliği ile sınırlı kalmış. Filmi izlemeden önce konusunu okuduğumda Mad Max’in drama versiyonu gibi bir film olacağını sanmıştım, ama dramaya dair çok da fazla bir şey yok, sonunun çok güzel olması haricinde.

Ama gene de 1970’lerin bilimkurgu atmosferini dibine kadar yaşatıp, bir yandan da yanına alakasız sayılabilecek, köpeği duyan adam ve insanı anlayan köpek figürü serpiştirildiği için filmi beğendiğimi söyleyebilirim. Yazıyı tekrar okuyunca “Filmi beğendiğimi söyleyebilirim.” yazmaya gerek duydum, aksi taktirde beğenip beğenmediğim dışarıdan hiç anlaşılmayacaktı. Film de tam böyle bir film işte; bitince “Ya bu film güzel mi, değil mi?” diye düşündürüyor.

Not: Filmin ana karakterlerinden olan köpek inanılmaz güzel. Hani şu cinsi beli olmayan, terrier için fazla sokak köpeği, sokak köpeği için fazla terrier olan cinslerden; hani kıvırcık tüylü, sakallı bıyıklı, şarapçıya benzeyen, sigaradan bıyıkları sararmış gibi olanlardan.

Puan: 7,5

Errementari

Guillerme Del Toro sağ olsun son dönemde İspanyol korku filmlerine ayrı bir merakım oldu. Öyle bir merak ki tüm üşengeçliğimi bir kenara bırakıp, denk geldiğim ya da yeni bir filmin ismini gördüğüm an oturup izliyorum. İspanyol korku sineması tarihinden bahsetmeyeceğim, zaten bilgim de yok. Ama şunu söyleyebilirim, son dönemde izlediğim filmlerle, benim için İspanyol korku filmleri, İspanyolca konuşulan, bol bol Diablo ya da Tranquilo denilen, aşırı dinciliğin gizeminden beslenen, güzel yüzlü insanların ve korkunç tipli ama sempatik çocukların figüranlık yaptığı, sarı, kırmızı ve turuncu renklerin baskın olduğu, ne korkunç ne değil filmlerdir.

Belki film tüyler ürpertmiyor, belki filmi bir korku filmi olarak izlemek için 14 yaşından büyük olmamak gerekiyor, ama filmin atmosferi kesinlikle etkileyici. Odanın geri kalanının ışıklarını kapatıp izlediğinizde baya filmin içine dahil oluyorsunuz. Dinin, baskıcılıktan ve baskıcılığın beslediği belirsizlikten beslenen bir tabu olduğunu vurguluyor (Ya da ben öyle yorumladım bilemiyorum). Film ilerledikçe bazı şeyler netleşiyor, özellikle de inançla ilgili, statükocu olmanın, tek taraflı bakmanın ve mahalle baskısının gücünü arkasına alan ön yargıların yersizliğini görüyorsunuz. Ayrıca, filmdeki şeytan, iblis, diablo (ya da her neyse) tasvirleri gerçekten çok güzel. Aynı zamanda cehennem tasviri de tıpkı kendi kendime hayalini kurduğum gibi. Gerçi en sevdiğim cehennem tasvirinin Constantine’deki cehennem tasviri olduğunu söyleyebilirim, ama bu filmdeki de baya güzel olmuş kanımca.

İspanyol korku filmlerinin görsel atmosferinden ziyade, konuşulan dilin de filmin hissettirdiklerini çok değiştirdiğini düşünüyorum. Sürekli hebele hübele… bu adamlar bu kadar hararetli ne konuşuyorlar diye düşünmeden edemiyor insan. Dilin doğasından sebep sürekli bir endişe, telaş hali oluyor. Türkçe dublajın dikkat dağıtıcılığıyla kıyaslamıyorum tabii ki, ama diyorum ki bu filmler İngilizce olsa, ya da ne bileyim hikaye Meksika’da, İspanya’nın güneyinde falan değil de Londra’da ya da Oregon’da geçse bu kadar güzel olmayabilirdi. Tabii bu son dediğimden; “Film güzel, çünkü İspanyolca.” gibi bir anlam çıkmasın. Aksine diyorum ki; film güzel çünkü Hristiyanlığın daha doğrusu bağnazlığın karanlık yüzü var, mitoloji var, şeytanla hesaplaşmalar var, gizemli karakterler var, etik değer kurcalamaları var, edebi metinler ve ince mesajlar var… Sırf atmosferi bile bana yeterdi, ama bu saydıklarım da var.

Puan: 7,6

Dogman

Her ne kadar İtalyanca’yı sevmesem ya da iki saat boyunca İtalyanca’ya katlanmakta zorlansam da filmi çok sevdim. İndirip altyazısını hazır ettiğim, izlenmeyi bekleyen yüzlerce filmin arasından bu filmin sıyrılmasının asıl sebebi köpek sevgimdi. Ama filmi beğenmemin köpek sevgimle çok da alakası yok. Zira filmin adında “köpek” ibaresi geçse de filmin ana karakteri bir köpek bakıcısı olsa da, aslen konunun köpeklerle pek alakası yok.

Filmin ana temasını tek kelimeyle “çaresizlik” olarak özetleyebilirim. Küçük bir adamın her manada dev sorunlar altında ezilmeme çabasını anlatıyor film. Biraz kötü arkadaşlar, biraz mahalle baskısı, biraz dağınık aile, çok az da hayvan sevgisi iç içe geçiyor filmde. Filmin konusu, zaman akışının yanında, filmde sinematografi, açılar, renkler ve mekanlar gerçekten muazzam. Oyunculuklar çok iyi ve özellikle baş rol için oyuncu tercihi de tam nokta vuruşu olmuş. Ben buradan Marcelo Fonte ağabeyimizi tebrik ediyorum. Filmin genel havasını Ali’nin Sekiz Günü’ne çok benzettim; baş karakter de tıpkı Ali’nin Sekiz Günü’ndeki Ali gibi; Tıpkı oradaki gibi mahallenin serserisiyle kurulan zorunlu arkadaşlık, yalnızlık, sapkınlık ve küçük esnaf buhranları içinde iyice içine kapanmış bir karakter.Tüm bunların etkisiyle zamanın değiştirici etkisine yenik düşen bir karakter var. Tek derdi huzura ermek, kendi halinde düzen oturtmak isteyen umutsuz bir adamın hikayesiydi, çok da güzeldi. Peki film ne zaman izlenmeli? Sakin bir zamanınızda, daha büyük sıkıntıları, çaresizlikleri görüp kendi dertlerinizi daha kolay yüzleşilebilir dertlermiş gibi kabullenmek istediğiniz zaman izleyebilirsiniz. Yavaş ilerleyen bir film, ama çok akıcı, gereksiz deneysellikten uzak, yerli yerinde.

Puan: 7,7

Crime and Punishment

Şimdi söze şöyle başlamak istiyorum: Romandan uyarlama filmleri çok severim, Dostoyevski çok severim, fonetik olarak Rusça’yı çok severim ve son olarak ekspresyonist alman sinemasını çok severim. Bu sebeplerin bazıları beni Suç ve Ceza’nın sinema uyarlamalarının (erişebildiğim kadarıyla) tümünü izlemeye itti. Geri kalan sebepler ise, izlediğim tüm Suç ve Ceza sinema uyarlamaları içinde en çok bu filmi sevmeye itti. Bu film demişken, malum tüm uyarlamaların adı Crime and Punishment, benim bahsedeceğim Crime and Punishment, Lev Kulidzhanov’un çektiği, 1970 sovyet yapımı olan.

Bu filmi diğer tüm uyarlamalardan daha çok sevmemin bir çok sebebi var aslında. Yani nasıl desem, filmi çekilen bir kitabı, filmden önce okuduysanız, filmi izlerken ister istemez “Bu sahne benim aklımdan böyle geçmemişti.” gibi hayal kırıklığının söylettiği cümleler beyninizde yankılanıyor. Bu sebeple, Rusya’da geçen bir hikayede, Rus bir yazar tarafından yazılan bir kitabın film uyarlamasını Ruslardan daha iyi hiç kimse yapamazdı. John Hurt’ün oynadığı bir Suç ve Ceza uyarlaması daha var mesela, ama yok yani olmuyor. Batı Avrupalı ya da Amerikalı Raskolnikov olmaz, olmamalı.

Sanırım benim bir filmde en çok önem verdiğim şey filmin atmosferi. Yani izlerken bana ne hissettirdi? Asıl soru bu benim için. Oyunculuklar, aktörler, replikler, hatta hikayenin kendisi bile daha az önemli geliyor bana. “Bu film hangi kafayla izlenir?” Benim için filmi kategorize etmek adına asıl bu sorunun cevabına odaklanmak gerekiyor. Mesela Salak ile Avanak bir komedi filmi olarak geçiyor, ama atmosferi, renkleri ve geriye kalan her şeyi, benim için o filmi tüm diğer drama filmlerinden daha fazla drama filmi yapıyor. Ya da Tremors, aslında en basitinden bir canavar filmi, ama o iki karakterin yeni bir hayata başlama çabaları, Amerika’nın çorak arazisinin yalnızlık pompalayan o karamsar atmosferi, neşeli gibi gelen ama aslında hüzün veren Country şarkılar, bunlar hep Tremors’u da bir drama filmi yapıyor benim için.

Bu filmi, daha doğrusu bu kitabın bu uyarlamasını sevmemin asıl sebebi de buydu aslında; atmosfer.  Bir kere başrol, Raskolnikov’un betimlendiği satırları okurken tam da böyle bir adam hayal ediyordum aslında. Raskolnikov’un olaylara verdiği aşırı yüksek tavırları okurken, tam da bu filmdeki karikatürize mimik ve hareketlere benzer hal ve tavırlar hayal ediyordum mesela. Raskolnikov’un kaldığı otel, yattığı oda, filmde tamı tamına kitabında okurken hayal ettiğim gibi tasvir edilmişti.

Özetle filmi izlerken, Dostoyevski diyaloglarının ve o okumaya doyamadığım kişisel tahlillerinin kırpıldığı bir canlı anlatıma şahitlik etmiş gibi hissettim. Öneriyor muyum? Aslına bakarsanız çok da önermiyorum, beğenmeme ihtimaliniz altında ezilmek ağır gelir. Ama içinde 19. yüzyıl Rusya’sı geçen her şeye varım diyorsanız kesinlikle izleyin diyorum.

Puan: 7,6

History Of Violence

Gene bir Cronenberg filmi, fakat bu sefer farklı. Bu filmi izlemeye karar verdiğimde “Absürt bir film izlemenin tam sırası!” diye aklımdan geçirmiştim. Film Cronenberg’ten beklediğim hayalsi atmosfere sahip değil diyebilirim. Aslında yönetmenden beklenmeyecek kadar olağan bir film gibi başladı ve yarılarına kadar da bu şekilde devam etti. Ama hem yönetmenin tarzından hem de Viggo Mortensen’in canlandırdığı karakterin şüpheli tavırları filme dair heyecanımı film boyunca taze tuttu.

Benim için her zaman, iyi gözüken kötüler, kötü gözüken iyilerden daha cazip gelmiştir. Sevilmeyi hak etmeyen birinin sevilmeyi becermesi, sevilmeyi hak eden birinin sevilmeyi becerememesinden hep daha gizemli, hep daha derinine inmeye değer gelmiştir; Gizlemek göstermekten daha zor ve daha entrikalı olduğu için belki de. Filmi asıl güzel kılan şey bu ikilemdi.

Gelelim filmin konusuna; Film mutlu mesut ailesiyle, düzenli bir hayat kuran, örnek bir aile babasının, mahallesine gelen bir kaç zibidiyi haklamasıyla başına gelenleri ve başına daha önceden gelmiş olanların ortaya çıkışını anlatıyor. Tam bir gizem filmi aslında. Sürekli “Ortada kötü bir şeyler olmalı, yoksa bu melek gibi adamcağız, üzerine film yazılacak bir karakter değil ki?” diye düşündürüyor. “Film olduğuna göre işin içinden elbet bir şeyler çıkacak” düşüncesiyle “Yok yok, yönetmen boş gizem kasmış.” diye iç geçirtiyor film sürekli. Ama ilerledikçe öyle bir hal alıyor ki, ne olursa olsun sırf sizi içine bıraktığı belirsizlik bile keyifli geliyor. Filmde Viggo Mortensen gerçekten harika bir oyunculuk sergilemiş. Zaten hem boş filmlerde oynamıyor, hem de canlandırdığı tüm karakterlere bir şeyler katıyor ve “Başkası bu rolü oynasa olmazdı.” dedirtiyor, ama bu filmde bir başka oynamış Viggo abimiz. Filmle ilgili en sevdiğim şeylerden biri ise çekimleri, Cronenberg bu filmde de geniş açı lenslerle yakın çekim sahneleri çokça eklemiş, hatta bu filmde daha da fazla kullanmış o meşhur yakın-geniş çekimlerini. Tema itibariyle tam bir Cronenberg filmi diyemem, ama gizem ve suç türü seviyorsanız bence beğeneceksiniz.

Özetle film bilindik Cronenberg filmlerinden daha farklı, fakat daha güzel ya da daha kötü diyemem; Bunu hem olumlu hem de olumsuz alabilirsiniz. Ama gene de, bu filmin, yönetmenin kötü filmlerinden biri olmadığı gerçeği, yönetmenin nasıl bir deha olduğunu düşündüğümüzde film için övgü sayılabilir. Öyle isminden tahmin edilebileceği üzere, şiddetin tarihini, antropolojiyi, insan doğasını, bir anlık hataları falan da anlatmıyor. Özetle film iyi ya da kötü biri olmanın nasıl da ince bir çizgiyle ayrıldığını, ayırılmak zorunda bırakıldığını anlatıyor.

Puan: 8,3

Whale Valley

Açıkçası bu filmi izlememin iki nedeni vardı. Birincisi filmin hem afişinde görünen hem de isminde geçen balinalara olan sevgim, ikincisi ise filmin takribi on beş dakika olması. Birbirinden anlamsız, fakat bir o kadar da birbirinden anlaşılabilir bu iki nedenden ötürü ismini cismini keşfetmemle filmin başına oturmam bir oldu. Bir de küçük bir sır vereyim; filmin bir balina hikayesi olduğunu sanmış, her yerde filmi aramıştım, fakat bulamayınca bu filmi izlemek için Mubi üyeliği aldım. Meğer balinalar ile en ufak bir bağı yokmuş. Olsun, iyi oldu.

İskandinav ülkeleri için de olsa, Anadolu’da da olsa, yakınlarında başka hiçbir yerleşme bulunmayan bir evin içindeki insanlar hayatlarını nasıl sürdürürler hep merak etmişimdir. Bir yandan sığ ve iniş çıkışsız bir hayatta mutluluğun daha kolay sağlanacağını düşünsem de bir yandan da, hiçliğin ortasında yaşama düşüncesi göğüs kafesimi kasvetle doldurur. Sözün özü, inziva hayatına karşı, bilinmeyene duyulan korkuyu da, merakı da hissetmişimdir.

Film tam da bu konuyu işliyor. On beş dakikalık süre içerisinde hem uzun metraj post-rock klibi, hem de kısa metraj İzlanda belgeseli izletiyor. Tüm hayatı anne babasına yardım etmekten vebozkırlarda yürüyüş yapmak olan abi kardeşin hikayesi diyebiliriz bu film için. Kardeşi abisinin geçmişi, abisi ise kardeşinin geleceği gibi, her ikisi de orada olmaktan o tekdüze hayattan bıkmış iki kardeşin hikayesi. Film on beş dakikada bitiyor, fakat o iki kardeşin hayatı koca dünyada bir başlarına anne babalarından ilgi dilenerek geçecek bunu bilmek filmi on beş dakikadan daha uzun kılıyor.

Film biter bitmez sorsanız pek beğenmediğimi söylerdim, ama üzerinden zaman geçtikçe daha çok beğenir oldum. Hala ara ara o iki kardeş ve onlar gibi her şeyden uzak bir hayat sürmek zorunda olan insanlar geliyor aklıma. Mutlular mıdır diye düşünmeden edemiyorum. Sonra aklıma aslında kimsenin o iki kardeşten bir farkı olmadığı geliyor, biz de onlar kadar tek düze yaşıyoruz, birbirinin aynı günler geçip gidiyor.

Puan: 7,5

Alucarda

Kafayı dini ritüeller, şeytanlar, iblislerle bozmuş Dublin’li yazar Joseph Sheridan Le Fanu’nun öyküsünden uyarlandığını öğrenmemle, bu filmi izlenecekler listemin en üstüne taşımıştım. En sonunda bugün izlemek nasip oldu. Uzun zamandır bu kadar tuhaf bir film izlememiştim. Evet, “ilginç” ya da “enteresan” kelimeleri tam olarak açıklamıyor, fakat “tuhaf” kelimesi filme çok güzel oturuyor. Aslında 70’li yıllarda çekilen şeytan filmlerinden bekleneceği üzere, tam bir “anlatılana değil, anlatıma odaklanma” filmi. Bozuk kayıtlı saykodelik müzikler, yarım yamalak görsel efektler, vasat oyunculuklar ve hızlı sahne geçişleriyle tam bir 70’ler korku filmi aslında.

Filmin genel atmosferi, zaman mekan algısını kaybettirmesi, tekrar eden abartılı çığlıklar, bu filmi korkunç olmaktan çok rahatsız edici kılıyor. Fakat güzel bir rahatsız edicilikten bahsediyorum, filmi izlerken nabzı düşürmeyen, ilgiyi taze tutan bir rahatsız edicilik bu. Zaten tüm bu rahatsız ediciliğin yanında, koyu hristiyan ayinleri, şeytan ayinleri, çıplak kadınlar, kana bulanmış bedenler, klişenin aksine ılımlı rahibeler ve kaba saba rahipler var filmde.

Gelelim filmin konusuna; film rahibe okulundaki genç bir kızın tanıştığı belli belirsiz bir başka genç kızla baskı ortamındaki arkadaşlık hikayesi gibi başlıyor. Fakat dakikalar geçtikçe, ritüeller, şeytanın akıl oyunları, sanrılar, kabuslar,pembe hayaller, krizler, az biraz pornografi, kilise orgu, kutsallık adı altında sapkınlık belirtileri ve muhteşem iç mekanlar sayesinde ile film bambaşka bir yere yöneliyor. Ben bu kadar söyleyeyim, zira konu anlamında daha fazlası yok filmde, ama izlence ve dinlence olarak çok keyif aldığımı söyleyebilirim. Hep söylüyorum; bence filmde en önemli şey atmosfer.

Puan: 7,8

Naked Lunch

Zamansızlık ve mekansızlık, yaratım sancısı, saykodelik atmosfer, avangart müzikler… Bir filmden beklediğim her şey var bu filmde, hem de David Cronenberg imzasıyla. Sırf niteliklerini duysam işi gücü bırakıp koşa koşa eve gidip izleyeceğim bir film, ama her nasılsa bu filmi ancak Cronenberg sevdamın başladığı evvelsi sene izledim. Film, filmlere dair sevdiğim her şeyi bir arada toplamış, hatta yetmemiş hayalsi gerçeklik ve yeraltı edebiyatı temalarını içeren senaryosuyla, edebiyata dair sevdiğim her şeyi de bir arada toplamış. Ben genelde gündüz izlenemeyen, ya da izlense bile aynı tadı veremeyen filmlerden keyif alıyorum. Gecenin kasvetine eşlik eden, izledikten sonra uyuduğumda rüyamda devam edebildiğim tarzdan filmleri ayrı bir seviyorum. Bu filmi tekrar tekrar izlememdeki sebep de bu; karamsar hissedip, daha da karamsar hissetmeye çalıştığım gecelerde bana eşlik edecek filmi ararken aklıma gelen ilk film olmasının sebebi de bu.

Başta söylediğim gibi filmde zaman-mekan tutarlılığı yok -ki bu iyi bir şey-; Ama hani David Lynch filmleri kadar değil, tam tadında bu belirsizlik. Roman yazım sürecinde yaratıcılığını tetiklediği düşüncesiyle uyuşturucu kullanımını abartan bir adamın gerçeklikle bağının kopuşu ve bunun romanın konusuna etkisini adamın gözünden takip ediyoruz film boyunca. Bazen romanın içine giriyoruz, bazense dışarıdan bakıyoruz ve ne zaman romanın içindeyiz ne zaman roman yazım sürecinin içindeyiz bazı zamanlarda takibini kaybediyoruz. Ama film tam kaybolduğumuz noktalarda ustalıkla bizi izleyici olarak olmamız gereken yere geri çekiyor, anlamamız gereken şeyi gözümüze sokmadan, filmden kopmamamızı sağlıyor.

William S. Burroughs’un aynı isimli müthiş romanından uyarlama bu filmde, biraz Barton Fink, biraz Adoptation ve biraz da Science of Sleep tadı varsa da yönetmenin kafkaesk imzası da genel temada oldukça belirleyici oluyor. Herkese önerebileceğim bir film değil ama önerebileceğim sınırlı kişiye de şiddetle önerebilirim. Tam bir ya sev ya nefret et filmi, umarım sevenlerden olursunuz.

Puan: 9,5