🎸 The Receiving End of Sirens

Dinleyici olarak kariyerime başladığım 2000 yılından bu yana defalarca farklı tür dinledim, çok fazla gittim geldim. Hepsini de hala dinlerim. Türkçe 90lar Pop, Post-rock, Death Metal, Post-hardcore, Shoegaze, Metalcore, Dream-pop, Doom Metal, Goatrance, Grindcore, Chilwave, 2000’ler yabancı karışık (ismini unuttuklarım varsa özür diliyorum, tüm ara türleri saymak istemiyorum) ne varsa dinledim ve evet hala da dinlerim. Tek bir yarım saat içinde oradan oraya atlayabilirim, ve evet bu ilginç bir şey değil, herkesin böyle olduğu ön kabulüyle oldukça rahatım bu konuda. Övünülür ya da utanılır bir konu değil. Gelmek istediğim nokta şu; dinlediğim bu kadar tarz içerisinde en derinlemesine daldığım ve hayatımın ilgili dönemlerini en çok domine eden iki tür Shoegaze ve Post-hardcore türleri olmuştur.

The Receiving End of Sirens (artık Treos olarak bahsedeceğim) benim için farklı bir yerde, çünkü yaptıkları tür itibariyle de, karşıma çıktıkları dönem itibariyle de Shoegaze ve Post-Hardcore’un tam ortasında duruyor. Shoegaze dinlemeye geçiş ve Post-hardcore’lu ergenliği terk ediş, anlamında güzel bir köprüydü benim için Treos. Belki de Shoegaze’deki gibi reverb basılmış buğulu vokaller ya da Post-hardcore’daki gibi distortion basılmış avaz vokaller yok, ama şarkıların özellikle sonlarına doğru birbiri ile iç içe geçmiş onlarca farklı vokal, birbirinden bağımsız gibi gelen aslında ama inanılmaz bir harmoni sunan gürültülü gitar rifleri var, bitmek outro’larıyla eşlik ettiği harika vapur yolculuklarım var; biraz kaos, biraz huzur var.

Ama çoğu grup gibi zamana yenik düşüp dağıldılar. Üstelik çok erken aramızdan ayrıldı bu arkadaşlar. Aktif olarak sadece iki harika albüm yayınlayıp, başka ortanca grupların, başka ortanca parçaları olmayı seçtiler. Müziği bırakmasalardı, daha doğrusu Treos ismiyle bunu yapmayı bırakmasalardı, bilemiyorum, belki sekiz dokuz tane albümü olurdu ve belki de hayat benim için güzel olurdu. Yani en azından bir gıdım daha güzel olabilirdi. Sizi siz yapan anlar olduğu gibi, sizi siz yapan kitaplar, filmler, yazarlar, yönetmenler, müzisyenler de var. Üstelik bu yazarlar, yönetmenler, müzisyenler tam olarak da sizi siz yapan anlara eşlik ederek sizi siz yapıyorlar. Onlar üretmeyi durdursa da, siz tüketmeye devam ediyorsunuz, ama aynı şeyi tüketip farklı bir tat almak da zamana yenik düşüyor. Bu yüzden siz de belli bir yaştan sonra, artık daha az ya da daha zor değişebiliyor oluyorsunuz.

Neyse şarkıları bırakıyorum, ergenliği geride bırakmak için geç kaldınız, ama gene bir deneyin derim.

🎮 Abzu

Bir oyun nasıl bu kadar güzel olabilir? Sadece görsel dille nasıl bu kadar büyük keyif verebilir aklım almıyor. Oyunda hikaye namına pek bir şey yok. Kedi suratlı insan vücutlu bir dalgıç olarak su altında parkur parkur gezip hastalık ve salgın tedavi edip, su altının eski düzenine kavuşmasına vesile olmak nasıl bu kadar eğlenceli olabilir?

Oyun hikaye olarak da, hikaye anlatımı olarak da aslında neredeyse hiçbir şey vermiyor. Oynanış anlamında da herhangi bir özelliği yok. Oyun; mekanikleri anlamında, ne bileyim bir akıl oyalayacak bulmaca ya da el oyalayacak bir beceri beklentisi olmadan, tamamen mükemmel bir görsel sunumla keyifle oynatıyor kendini. Zaten iki saat gibi bir sürede oyun bitiyor. Ama hani “Oyunu bitirdim, artık oyunla işim kalmadı” gibi bir durum da yaşanmıyor neyse ki. Aslında sıkıldıkça, özellikle de kafanız hafif güzelken oynayıp hayallere dalabileceğiniz bir oyun, dahası az buçuk yönlendirebileceğiniz bir animasyon filmi gibi de düşünebilirsiniz.

Love, Death & Robots’ta ilk sezonda Fish Night diye bir bölüm vardı. Tıpkı o da, konudan, hikayeden bağımsız, tamamen görsel şölen sunan, fakat sırf bu yüzden bile defalarca izlediğim bir bölümdü. Abzu da aynen böyle bir oyun. “Relaxing Game” şeklinde kategorize ediliyor genelde bu tip oyunlar, ama ben “Sarhoşken oynanacak oyunlar” diye bu türü isimlendirmeyi daha uygun buluyorum. Az buçuk ilginiz varsa, hatta yoksa da bir şans verin derim. Ben bazı zamanlar, yolda belde kafamın içinde oynamaya devam ediyorum.

🎮 Omno

“Oyun endüstrisi çok gelişti”, “Artık sadece çocuklar oynamıyor”, “Eskiden filmlerin oyununu yaparlardı artık oyunların filmi çekiliyor” gibi klişelerle, oyun oynuyor olmamın, örtülü savunmasını yapmayacağım tabii ki. Ama neyse ki savunmamı yapmış kadar oldum. Demiyorum diyerek demek, ne güzel şey.

Günümüzde, insanların yalnızlaştığını, sosyalleşmenin zorlaştığını ve dahası anlamsızlaştığını, ekranda daha çok vakit geçirmenin alışkanlık, dahası zorunluluk olduğunu düşünürsek, bir çok insan için oyun oynamak, işten güçten arta kalan zamanda deşarj olabilmenin tek yolu olmuş durumda. “Hayat sokakta” gibi bir mottoyla kendimi dışarı atmadığım an milyarlarca farklı ihtimali ıskaladığımın farkındayım, ama bu bana rahatsızlık vermekten ziyade daha huzurlu hissettiriyor. Belli bir yaştan sonra yeni bir şeye şaşırmak gittikçe zorlaşıyor ve dışarıda geçireceğiniz güzel bir gün bile, daha önce geçirdiğiniz güzel bir günün suni bir kopyası olmaktan öteye gidemiyor.

Tüm bu sebepten ötürü oyun oynamayı seviyorum. Biraz daha konunun derine inmeye çalışayım; peki ne tür oyunları seviyorum diye düşündüğümde aslında oyun oynamayı neden sevdiğimin cevabı şimal yıldızı gibi parlıyor. Normalde yapmak isteyip de yapamadıklarımı yapabildiğim oyunları oynamayı seviyorum. Mesela normalde doğada yürümeyi, sağı solu keşfetmeyi, taşları kaldırıp altında börtü böcek aramayı ya da karşılaşmayı ummadığım bir şeyle karşılaşma ihtimalinin verdiği heyecanı yaşamayı seviyorum. Peki şehrin göbeğinde bunu evimin dışında yapmam ne derece mümkün? En basitinden açıklayayım. Başlıyorum: Acıbadem’de oturuyorum, haftaiçi 09:00’dan 19:00’a kadar çalışıyorum, elime sadece haftasonu kalıyor, onda da bir ormana ya da en azından yeşilliğin bol, insanın nispeten az olduğu bir yere gidebilme imkanım da, zamanım da, takatim de kalmıyor. Mesela Belgrad Ormanı… şu an gitmeye karar versem, sırasıyla metro, marmaray, metro ve ardından otobüse binmem gerekiyor. Ormanlarda, saatlerce, şehirden ve insanlardan yeterince kaçamamış börtü böcek arayarak geçireceğim yürüyüş dolu saatlerden sonra, eve dönmek için sırasıyla otobüs, metro, marmaray ve metroya binmem gerekiyor.

İşte bu yüzden de bunu bir şekilde evde, bilgisayar karşısında simüle etmek kolayıma geliyor. Omno tam da öyle bir oyun oldu benim için. Rahatlatıcı müzikler, huzur pompalayan low polly tarzı grafiklerle sevimli bir keşif oyunu. Zaten bu aralar “keşif oyunu” diye bir tarz çıktı. Mesela bir Tilki’nin ormanda yolunu bulmaya çalışmasını konu olan onlarca yeni oyun çıktı. Bu tip oyunların ana temaları hep benzer. Ya bir hayvan olup hayatta kalmaya çalışıyorsunuz, ya da doğanın bozulan dengesini farklı metaforlar aracılığıyla ışığa, ruha atfettirilen oyunlarda bir şeyler keşfedip, toplayıp, biriktirip düzeni tekrar sağlamaya çalışıyorsunuz. Omno’da da arayışımız ışık üzerine.

Konusu özetle şu: Dünya’ya bir musibet dadanmış ve siz de canlıların üzerinden ya da farklı yerlere gizlenmiş ışık kaynaklarını bulup, sağa sola kanalize ederek bölgeleri kurtarıyor, musibetten arındırıyorsunuz. Demem o ki hikayesinin hiçbir önemi yok, zaten kısa aralıklarla oynadığınızda hikayesinden çok hikayeyi anlatma biçimi önemli oluyor. Bu oyun da son derece rahatlatıcı, huzur dolu atmosferiyle dış dünyanın, daha doğrusu kaçmaya çalıştığımız gerçek hayatın yüklerinden birkaç saatliğine uzaklaşmamızı sağlayan bir oyun.

Blog’u açarken “Oyun” diye bir kategori açmıştım, bu kategoride hiçbir şey yazmadığımı fark ettim. Neyse yazmış oldum. Oyun güzel, oynayın, oynatın.

🎬 Gizli Yüz

Hayatımda yer etmiş filmlerin ortak bir noktası var, unutamadığım filmlerin hepsinin izlemeye karar verme aşamasını en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Öyle alelade açıp da beğendiğim filmler de vardır elbet ama sevdiğim ve içselleştirdiğim filmlerin tamamına yakınını benim için özel kılan en önemli şeylerden biri de o filmle ilk karşılaşma anı. Diğer film yazılarımdan da farklı olmayacak bu yazım: Yani filmi eleştirel bakış açısıyla değerlendirmek yerine filmin bendeki etkisini yazmaya çalışacağım.

Bu filmle ilk karşılaştığımda Ömer Kavur’u sadece ismen biliyordum, o zamana kadar da hiçbir filmini izlememiştim. Sırf bu yüzden bile, yani beni Ömer Kavur’la tanıştıran film olması sebebiyle benim için yeterince önemli bir film bu. Gizli Yüzle ilk kez, Kadıköy’ün kapanan efsanesi Alkım Kitapevi’nde 2012 yılında gezerken bir fanzin kapağında karşılaşmıştım. İlk başta afişi ile dikkatimi çekmişti, gençlik döneminde C Blok, Muhallebicinin Oğlu gibi harika filmlerde oynamış Fikret Kuşkan hayranlığım, Zuhal Olcay’ın gençlik döneminde bir shoegaze albüm kapağından fırlamış imajı gibi tamamen Ömer Kavur’dan bağımsız sebepler film beni çekmişti. Zaten Zuhal Olcay’ı oldum olası Slowdive vokalisti Rachel Goswell’e benzetmişimdir, tip olarak olmasa da hava olarak bence çok benzeşiyorlar. Neyse konumuz bu değil. Ne diyordum? Ömer Kavur, Zuhal Olcay, Fikret Kuşkan, çekmeyi sevdiğim double-exposure tarzında çekilmiş puslu bir fotoğrafla hazırlanan film afişi… tüm bunlar yetmez gibi, filmin ismi de tanıdık gelmişti.

Hemen olay yerinde telefondan yaptığım kısa bir araştırmayla bu ismi nereden hatırladığımı hatırladım: Orhan Pamuk. Evet, filmi izlemek için bunca sebep yetmezmiş gibi; filmin, adını Orhan Pamuk’un o dönem okuduğum sınırlı eserlerinden Gizli Yüz isimli öyküden aldığını öğrenmemle “Tamam!” dedim. Akşam eve gidip izliyorum. Kendime verdiğim sözümü tuttum. İzlemeden önce filmi zaten çok seveceğimi biliyordum, ama yukarıda saydığım tüm bu isimlere duyduğum hayranlıktan çok daha büyük bir hayranlığa vesile olacağını tahmin etmemiştim: Ömer Kavur hayranlığı.

Filmin müzikleri, diyalogları, konusu, oyunculukları her şeyi harikaydı. Ama en çok da atmosferi etkiledi beni. Film bittiğinde, “Yerli yapım David Lynch filmi olsa da izlesek” hasretim bitmişti. Zira o dönem David Amca’yı bir başka seviyordum. Şimdi o sevgi nispeten gitti, ama Ömer Kavur sevgisi baki kaldı, sonraları izlediğim, sırasıyla Anayurt Oteli, Akrebin Yolculuğu, Gece Yolculuğu, Karşılaşma gibi, yönetmenin son dönem filmleri de bu sevginin kalıcılığını perçinledi. Şu an bu filmlerden herhangi birini izlediğimde hep aynı keyfi alıyorum. Bu filmlerden herhangi birini hep aynı kafadayken, hep aynı ihtiyacı gidermesi düşüncesiyle izliyorum. Hiçbirinden de sıkılmıyorum.

Gelelim yazmaktan en az keyif aldığım, aslen beni en az ilgilendiren, ama sırf okuyanların en çok ilgileneceğini düşündüğüm kısım olduğu için zoraki uzun tutmaya çalıştığım bölüme; yani filmin konusuna. Spoiler vermeden, ya da hoşuma giden detayları sahne sahne anlatmadan bu kısmı açıklayıcı bir şekilde yazmak çok sıkıcı olduğu için, filmin bende yarattığı hissiyatla ilgili bölüme sinema yazılarımda hep de bu yüzden daha çok yer ayırıyorum. Bakın hala konuya gelemedim mesela. Filmin konusu şu; film, meslekte yeni ama istekli genç bir portre fotoğrafçısının, tuhaf bir iş aldığı kadına duyduğu aşkı ve fotoğraflarda bu kadını tekrar bulma ümidiyle ölü yaprak gibi oradan oraya savrulmasını anlatıyor. Ancak işin güzel yanı, film bunu tamamen mistik, biraz şizofrenik bir dille yapıyor. Zaman-mekan algısının kaybolduğu, hangi karakterin ne sebeple dahil olduğunu anlayamadığımız, sık sık “Ne yaşandı az önce” diye iç geçirdiğimiz bolca sahne var. Bu sahneler Twin Peaks tarzı müzik ve renklerle desteklendiği için insan konudan ya da kurgudan bağımsız, film hiç bitmesin istiyor. Ben Ömer Kavur filmi izlerken genelde filmden çok daha alakasız şeyler düşünüyorum. Sanki görsel ve işitsel bir şölen gibi izliyorum, konunun ne olduğu, oyunculukların ne kadar iyi ya da kötü olduğu hiç önemli olmuyor. Mesela bu adamın filmlerinde oynayan oyuncular da, enteresandır, hiçbir şekilde tanıdık gelmiyor. Sadece Anayurt Oteli’nde Serra Yılmaz çok fazla Serra Yılmaz’dı. Ya da sanırım pek haz edemediğim biri olduğu için Ömer Kavur yönetmenliğinin bile önüne geçti ablamızın oyunculuğu, diksiyonu ve ses tonu.

Neyse, fark ettiyseniz filmin konusundan en fazla bu kadar uzun bahsedebiliyorum, istemsizce konu değişiyor. Özetle benim bu filmi sevmek ve hala tekrar tekrar izlemek için çokça sebebim var. Ama objektifliğimi baltalayacak bu kadar sebebim olmasaydı da severdim diye tahmin edebiliyorum. Çok gönül rahatlığıyla olmasa da öneriyorum ve seveceğinizi umuyorum. Uykuya dalarken izlenesi, uykuya daldıktan sonra da rüyada kendi yaratıcılığınızla devamı getirilesi bir film. Şimdiden iyi geceler, iyi seyirler.

Puan: 9,4

🎬 L’Extraordinaire Voyage de Marona

İzleyecek film arayışındayken, bir filmi diğer filmlerin önüne çıkaran faktörlerin en büyüğü de o filmin içerisinde hayvan olup olmaması. İnsan-hayvan ilişkisi, hayvan empatisi gibi konular her zaman çok ilgimi çekiyor. Okuyacak kitap seçerken de, izleyecek film seçerken de ana karakterin insan olmaması benim o kitabı ya da filmi sevebilmeme yetiyor çoğu zaman. Bu filmin de adını duyduğumda içimde büyük bir merak oluştu. Seveceğime emin olduğum her filmde olduğu gibi, izlemek için doğru anı bekledim. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Beklediğime değdi.

İçinde hayvan olan bir filmi beğenmem için içinde hayvan olması yetiyor. Ama bu film benim için ana karakterin hayvan olduğu diğer filmlerden biraz daha farklı oldu. Şöyle ki; bu sıralar tam olarak da bu konu üzerine yani bir sokak köpeğinin hayatı üzerine bir uzun öykü yazmaya çalışıyorum. Bu sebeple bu film tam zamanımda karşıma çıktı. Yazacaklarımı ya da yazmayı planladıklarımı etkilemek anlamında negatif bir etkisi de olmadı üstelik. İzlemeye başlarken tam olarak yazacağım öykü ile bire bir aynı konu olmasından endişelenmiştim. Ancak neyse ki yazmayı planladığım öykü ile bir sokak köpeğinin hayatını anlatması haricinde bir ortak noktası yoktu. O yüzden farkında olmadan esinlenme endişelerim film ilerledikçe bertaraf oldu. Bu endişeyi üstümden attıkça filmden daha da keyif aldım.

Kahramanımız; babası Dogo Argentino cinsi, annesi ise sokak köpeği olan bir yavru köpek. İsmi Malona. Film Malona’nın hayatını, onu sahiplenen, isteyerek ya da istemeyerek terk eden insanlar üzerinden anlatıyor. Bunu da insanları, insan doğasını kötülemeden, bariz bir mesaj verme kaygısında bulunmadan oldukça samimi bir şekilde yapıyor. “İyi insanlar da var, kötü insanlar da” düşüncesi çok göze sokulmadan, ajitasyona girmeden bir sokak köpeğinin gözünden aktarılıyor. Hatta bu konuda gördüğüm en güzel örnek diyebilirim. Bunun yanında filmin eğlenceli kısımları da mevcut, hüzünlü kısımları da; üstelik eğlenceli kısımları Benji ve örnekleri gibi bir aile filmi yapaylığında olmadığı gibi, hüzünlü kısımları da Hachiko ve örnekleri gibi duygu sömürüsünden beslenmiyor. Ben bu filmi daha çok 1955 yapımı It’s a Dog’s Life’a benzettim. Tıpkı o film gibi, çoğu zaman Malona bir anlatıcı olarak bize neler olup bittiğini anlatıyor. Birinci tekil anlatıcılı filmlere, romanlara olan sevgimden ayrı bir beğendim. Ama daha çok anlatıcının anlatma şekli, kullandığı cümleler çok başarılıydı. Realist bir bakışı var filmin, animasyon türünün özgürleştiriciliğine rağmen karikatürize edilmiş bir hüzün ya da neşe hali yok. Animasyon tekniğine başta çok alışamasam da film devam ettikçe oldukça hoşuma gitti. Bu kadar cıvıl cıvıl renklerle bu kadar kasvetli bir görsel dil çok enteresan gerçekten. Müzikleri de sahneleri çok güzel destekliyor. Her şeyiyle çok beğendiğim ve birkaç kez daha izleyeceğimden emin olduğum bir filmdi. Ağlatmak için hiç uğraşmasa da bunu başardı, tebrikler.

Puan: 9,2

🎬 A Boy And His Dog

Köpek sevgim ve kıyamet sonrası yaşama karşı beslediğim merak yüzünden, bu filmin konusu oldukça dikkatimi çekmişti. Daha filmi izlemeden bile aklımda “Sanırım son zamanlarda izlediğim en güzel film olacak.”, “Acil yardım kutusu gibi sıkıldığımda yardımıma koşacak bir izletiye hazırım.” gibi düşüncelerle filmle ilgili kendimi baya bir motive ettim.

Film post-apokaliptik çağda, bir insanla konuşabilen bir köpek ve bir köpekle konuşabilen bir insanın hikayesini anlatıyor. Post-apokaliptik teması sebebiyle, tahmin edebileceğiniz gibi bir hayatta kalma hikayesi. Özetle “yaşamak için öldür”, “zor zamanlarda her şey mübahtır” temalı bir anlatımı var. Düşündüğümde, buraya kadar her şey, bu filmi “favorilerim” listeme eklemek için yeterli görünüyordu. Aslına bakarsanız sırf teması yüzünden I am Legend gibi bir filmi bile beğenmiştim. Yorucu ve gereksiz aksiyon sahnelerine rağmen, bir köpekle birlikte, kıyamet sonrası sağ kalan iki canlıdan biri olmak düşüncesi hüzünlenmeme ve bu hüzünden keyif almama yetmişti.

A Boy And His Dog ise benzer aksiyon sahnelerinin yanında, köpek ve adamın arasında, yaşama tutunmaya çalışan farklı kişiliklerin duygusal bağından çok, aksiyon sahnelerine absürt kaçan o mizaha yer vermiş. Köpek ve adamın arasındaki diyaloglar çoğu zaman “Hayatta kalmak için babamı tanımam.” benzeri mutualist bir işbirliği ile sınırlı kalmış. Filmi izlemeden önce konusunu okuduğumda Mad Max’in drama versiyonu gibi bir film olacağını sanmıştım, ama dramaya dair çok da fazla bir şey yok, sonunun çok güzel olması haricinde.

Ama gene de 1970’lerin bilimkurgu atmosferini dibine kadar yaşatıp, bir yandan da yanına alakasız sayılabilecek, köpeği duyan adam ve insanı anlayan köpek figürü serpiştirildiği için filmi beğendiğimi söyleyebilirim. Yazıyı tekrar okuyunca “Filmi beğendiğimi söyleyebilirim.” yazmaya gerek duydum, aksi taktirde beğenip beğenmediğim dışarıdan hiç anlaşılmayacaktı. Film de tam böyle bir film işte; bitince “Ya bu film güzel mi, değil mi?” diye düşündürüyor.

Not: Filmin ana karakterlerinden olan köpek inanılmaz güzel. Hani şu cinsi beli olmayan, terrier için fazla sokak köpeği, sokak köpeği için fazla terrier olan cinslerden; hani kıvırcık tüylü, sakallı bıyıklı, şarapçıya benzeyen, sigaradan bıyıkları sararmış gibi olanlardan.

Puan: 7,5

🎬 Errementari

Guillerme Del Toro sağ olsun son dönemde İspanyol korku filmlerine ayrı bir merakım oldu. Öyle bir merak ki tüm üşengeçliğimi bir kenara bırakıp, denk geldiğim ya da yeni bir filmin ismini gördüğüm an oturup izliyorum. İspanyol korku sineması tarihinden bahsetmeyeceğim, zaten bilgim de yok. Ama şunu söyleyebilirim, son dönemde izlediğim filmlerle, benim için İspanyol korku filmleri, İspanyolca konuşulan, bol bol Diablo ya da Tranquilo denilen, aşırı dinciliğin gizeminden beslenen, güzel yüzlü insanların ve korkunç tipli ama sempatik çocukların figüranlık yaptığı, sarı, kırmızı ve turuncu renklerin baskın olduğu, ne korkunç ne değil filmlerdir.

Belki film tüyler ürpertmiyor, belki filmi bir korku filmi olarak izlemek için 14 yaşından büyük olmamak gerekiyor, ama filmin atmosferi kesinlikle etkileyici. Odanın geri kalanının ışıklarını kapatıp izlediğinizde baya filmin içine dahil oluyorsunuz. Dinin, baskıcılıktan ve baskıcılığın beslediği belirsizlikten beslenen bir tabu olduğunu vurguluyor (Ya da ben öyle yorumladım bilemiyorum). Film ilerledikçe bazı şeyler netleşiyor, özellikle de inançla ilgili, statükocu olmanın, tek taraflı bakmanın ve mahalle baskısının gücünü arkasına alan ön yargıların yersizliğini görüyorsunuz. Ayrıca, filmdeki şeytan, iblis, diablo (ya da her neyse) tasvirleri gerçekten çok güzel. Aynı zamanda cehennem tasviri de tıpkı kendi kendime hayalini kurduğum gibi. Gerçi en sevdiğim cehennem tasvirinin Constantine’deki cehennem tasviri olduğunu söyleyebilirim, ama bu filmdeki de baya güzel olmuş kanımca.

İspanyol korku filmlerinin görsel atmosferinden ziyade, konuşulan dilin de filmin hissettirdiklerini çok değiştirdiğini düşünüyorum. Sürekli hebele hübele… bu adamlar bu kadar hararetli ne konuşuyorlar diye düşünmeden edemiyor insan. Dilin doğasından sebep sürekli bir endişe, telaş hali oluyor. Türkçe dublajın dikkat dağıtıcılığıyla kıyaslamıyorum tabii ki, ama diyorum ki bu filmler İngilizce olsa, ya da ne bileyim hikaye Meksika’da, İspanya’nın güneyinde falan değil de Londra’da ya da Oregon’da geçse bu kadar güzel olmayabilirdi. Tabii bu son dediğimden; “Film güzel, çünkü İspanyolca.” gibi bir anlam çıkmasın. Aksine diyorum ki; film güzel çünkü Hristiyanlığın daha doğrusu bağnazlığın karanlık yüzü var, mitoloji var, şeytanla hesaplaşmalar var, gizemli karakterler var, etik değer kurcalamaları var, edebi metinler ve ince mesajlar var… Sırf atmosferi bile bana yeterdi, ama bu saydıklarım da var.

Puan: 7,6

📚 Axolotl

Bir saatlik işe gidiş yolunda üç vesait kullanmak zorunda olanlar bilir ki, bizim gibiler için yolda kitap okumak bir işkencedir. Sırf kitap okumamanın suçluluğunu bastırmak için sayfaları açarız, ancak gelecek durakta inecek olmanın verdiği endişeyle birkaç sayfadan fazla okumadan, kitabı çantanın derinliklerine bir süre daha çıkarmamak üzere atarız. Özetle zordur ev-iş yolunda kitap okumak. Hele ki roman okumak gibi dikkat ve süreklilik gerektiren bir eylemi, bazen oturarak, bazen ayakta, bazense yürüyerek kesik kesik icra etmek, okuduğunuz kitabın hakkını verememenize sebep olur. Bu da yetmezmiş gibi, iş yerinde tüm gün boyunca onca mail okuduktan sonra, eve gelindiğinde altyazılı bir filme bile tahammül edemezken, evde kitap okumak da iyice imkansız bir hale gelir. Bu yüzden ben de çareyi tek solukta bitirebileceğim kısa öykülere yönelmekte buldum. Bu bağlamda keşfettiğim birkaç öykücünün yanında bir en önemli ve güncel keşfim de Julio Cortazar oldu. “Yuh yeni mi keşfettin?” Aslında Julio Cortazar benim için okuduğum zaman beğeneceğimi bildiğim ama nedense okumaya tenezzül etmediğim, ya da kendisine ayırmaya layık bir boş vakit bulamadığım için kenarda beklettiğim bir yazardı.

Hayvan sevgimden sebep, bir öykünün kahramanlarından birinin bir hayvan olması, ya da öykünün isminin içinde bir hayvanın adının geçmesi, benim için o öyküyü çok daha cazip ve okunası kılıyor, daha doğrusu merak uyandırıyor. Bu sebeple Cortazar’ın Hayvan Öyküleri isimli kitabına öncelik verdim. Aslında bu yazıda amacım öyküden ziyade Julio Cortazar’ı övmekti, zaten hakkında bahsettiğim öykü muhtemelen bu yazının kendisinden daha kısa.

Julio Cortazar’la tanıştığım bu ilk öyküsünde, takıntı, naiflik, hayvan sevgisi, yalnızlık ve hayalperestlik gibi, bir öyküde arayabileceğim tüm temalar var. Öykü bir akvaryumda gördüğü bir semendere kafayı takan, daha doğrusu hayran olan bir adamı anlatıyor. Birinci tekil ağzından anlatılan çoğu öykü gibi akıcı ve gereksiz detaylar da sırf birinci tekil kendi ağzından anlattığı için gereksiz gelmiyor. Biraz adamın yalnızlığından, biraz birilerine hayranlık duyma ihtiyacından bahsediyor öykü. Sürekli aynı rutine sahip bir adamın, çaresizce bu rutini ritüelleştirmeye çalışması ve buna anlam katıp, bağlanacak bir şeyler bulma arayışının faydasızlığından bahsediyor. Sürekli aynı akvaryuma gidip aynı semenderin gözlerine bakarak tüm gününü harcayabilecek kadar boş vakti olan birinden bahsediyor. Meksikalı bir semendere duyulan hayranlık, zamanla nasıl da yerini o hayvanın yerinde olma arzusuna bırakabilir onu görüyoruz.

📚 Tuhaf Bir Adamın Rüyası

Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum. Bu öykü benim hayatımda okuduğum en güzel şey. Dostoyevski gibi bir dehanın, Dünya’nın, insan doğasının özeti niteliğinde yazdığı bir öyküdür bu. Ömrünün son yıllarında yazmış bunu Dostoyevski. İnsan okuyunca ister istemez; “Dostoyevski bunu, ölmeden önce bize son bir abi, amca ya da dede tavsiyesi vermek için yazmış” diye iç geçiriyor. Sanki ömrü boyunca yaptığı hataların, veremediği kararların, söylemediği sözlerin pişmanlığıyla yazmış. Sanki içinde “Başka bir dünya mümkün!” düşüncesini bastıramamış ve bunu o güne dek hiç yazmadığı kadar yalın, anlaşılabilir ve naif bir dille yazmış. Bu paragrafı bitirmezsem öyküyü ve Dostoyevski’i övmeye devam edeceğim, bu sebeple biraz da öyküyü ne kadar sevdiğimden ziyade, neden bu kadar sevdiğimden bahsedeceğim.

Öykü, aylar öncesinden intihar etmeye karar veren bir adamın, kararını uygulayacağı günün gecesinde elinde ateşlenmeyi bekleyen bir silahla uykuya dalmasıyla başlıyor. Sonra isimsiz kahramanımız daldığı uykuyla ona kendi hayatını sorgulatacak, ayıkken yiyemeyeceği kadar şiddetli tokatlar atacak bir rüya görüyor. Rüya sadece kahramanımızın hayatı ile alakalı değil tüm insanlığı ilgilendiren, doğru bilinen yanlışları tokat gibi çarpıyor. Olabilecek en masum noktadan başlayan rüya günümüzün cehennemine kadarki süreci işlerken, kapitalizmden, savaşlardan, yalanlardan, dinlerden, bilimden, teknolojiden, hukuk sisteminden bahsediyor. Tüm insanlık olarak, mutluluk için attığımız her adımda nasıl da saf mutluluktan daha da uzaklaştığımızı anlatıyor.

Peki kim okumalı bu öyküyü? Ya da ne zaman okunmalı? Depresyondayken mi, yoksa bayram tatilinde şezlong altında mı okunmalı bu öykü? Bence bu öyküyü daha önce hiç Dostoyevski okumamışından, tüm romanları okuyanlarına kadar herkes okumalı. Hiç kitabını okumamışlar için bir önsöz, tüm kitaplarını okumuşlar içinse bir sonsöz bence bu kitap. Okuduğum en güzel şey.

🎬 Dogman

Her ne kadar İtalyanca’yı sevmesem ya da iki saat boyunca İtalyanca’ya katlanmakta zorlansam da filmi çok sevdim. İndirip altyazısını hazır ettiğim, izlenmeyi bekleyen yüzlerce filmin arasından bu filmin sıyrılmasının asıl sebebi köpek sevgimdi. Ama filmi beğenmemin köpek sevgimle çok da alakası yok. Zira filmin adında “köpek” ibaresi geçse de filmin ana karakteri bir köpek bakıcısı olsa da, aslen konunun köpeklerle pek alakası yok.

Filmin ana temasını tek kelimeyle “çaresizlik” olarak özetleyebilirim. Küçük bir adamın her manada dev sorunlar altında ezilmeme çabasını anlatıyor film. Biraz kötü arkadaşlar, biraz mahalle baskısı, biraz dağınık aile, çok az da hayvan sevgisi iç içe geçiyor filmde. Filmin konusu, zaman akışının yanında, filmde sinematografi, açılar, renkler ve mekanlar gerçekten muazzam. Oyunculuklar çok iyi ve özellikle baş rol için oyuncu tercihi de tam nokta vuruşu olmuş. Ben buradan Marcelo Fonte ağabeyimizi tebrik ediyorum. Filmin genel havasını Ali’nin Sekiz Günü’ne çok benzettim; baş karakter de tıpkı Ali’nin Sekiz Günü’ndeki Ali gibi; Tıpkı oradaki gibi mahallenin serserisiyle kurulan zorunlu arkadaşlık, yalnızlık, sapkınlık ve küçük esnaf buhranları içinde iyice içine kapanmış bir karakter.Tüm bunların etkisiyle zamanın değiştirici etkisine yenik düşen bir karakter var. Tek derdi huzura ermek, kendi halinde düzen oturtmak isteyen umutsuz bir adamın hikayesiydi, çok da güzeldi. Peki film ne zaman izlenmeli? Sakin bir zamanınızda, daha büyük sıkıntıları, çaresizlikleri görüp kendi dertlerinizi daha kolay yüzleşilebilir dertlermiş gibi kabullenmek istediğiniz zaman izleyebilirsiniz. Yavaş ilerleyen bir film, ama çok akıcı, gereksiz deneysellikten uzak, yerli yerinde.

Puan: 7,7