Hatırlıyorum, daha ilk okulda bile Teb’in o meşhur Türkçe kitaplarında müfredat gereği öykücülük şu şekilde ikiye ayırılıyordu: Çehov tarzı öykü ve Maupassant tarzı öykü. Tabii o zaman zorla okutulan öykülerden bir şey anlamıyordum, hala da hakkını verebilecek kadar anlıyor muyum emin değilim. Gelelim Çehov-Maupassant ayrımına; aslen Çehov’un temsilcisi olduğu durum öyküsünü daha çok sevsem de, Mapuassant’ı ilk keşfetmemle birlikte temsilcisi olduğu olay öyküsü daha çok ilgimi çekmeye başladı. Tabii bunun en büyük sebebi Maupassant’ın müthiş anlatım dili ve ele almayı tercih ettiği konu ve temalar.
Genelde yalnızlık, delilik, şizofreni, terk edilmek, acınası durumlara düşmek gibi hal ve durumlardan bahsediyor Maupassant. Tasvir yeteneği ise gerçekten inanılmaz, on sayfalık bir öyküde hiç uzatmadan bu kadar yerince benzetme ya da metaforlar nasıl yapılabiliyor anlamıyorum. Bir rivayete göre Guy De Maupassant’ın annesinin çok yakın arkadaşı olan Gustave Flaubert, Maupassant’taki yeteneği görmüş çocuğun annesinden de helallik alarak onu yetiştirmeye ve edebiyatın inceliklerini birinci ağızdan aktarmaya başlamış. Çırağını yetiştirmek için çok değişik ve yaratıcı yöntemler kullanmış Flaubert. Mesela ana yolun önünde dikilirken Maupassant’a şöyle diyormuş; “Buradan geçen at arabalarını ve atları iyi izle. Yoldan geçen onuncu atı bana öyle bir yaz, öyle bir tasvir et ki, kendisinden önce geçen dokuz attan ne kadar farklı olduğunu hissedebileyim.” (Buna benzer bir cümleydi tam hatırlamıyorum.)
Doğuştan gelen bir yetenek mi, yaşanmışlıkların ve delirmekte olmanın etkisinden mi, yoksa usta ellerde dövülmüş bir kılıç olmasından mı bilinmez, Maupassant kısa ömründe, ömrüne kıyasla bile kısa süren yazarlık kariyerinde bile iz bırakabilmiş bir adam. Hayat hikayesini biraz Gogol’e benzetiyorum. Yazdıklarına kronolojik olarak bakıldığında adamın delirmekte olduğu hissediliyor, zamanla yarattığı hayal dünyasının içine öyle bir giriyor ki, tıpkı Gogol’un kendi eserlerini yakıp kısa süre ardından da ölmesi gibi, Maupassant da kendi boğazını kestiği sırada son anda kurtarılıp akıl hastanesine tıkılıyor ve orada bir süre sonra hayatını yitiriyor. Tıpkı Gogol gibi, hakkında düşündükçe “Ya bu adam genç ölmüş, bir yirmi sene daha yaşasaymış, Dünya daha güzel bir yer olabilirmiş.” hissiyatı uyandırıyor.
Peki denemek isteyenler için ne önerebilirim? Mesela “İntiharlar”, “Deli”, “Le Horla” adlı öykülerini önerebilirim. Öykü sevenler zaten biliyordur, ama öykü sevmek isteyenler ilk soruya Maupassant’dan başlayabilirler.